BİSCHOFF’U KAYBETTİK! 2

Türk edebiyatının Almanya’da tanınması, Türkiye ile Almanya arasında kültür ve edebiyat köprüsünün kurulup geliştirilmesi Cornelius Bischoffolmadan eksik kalırdı.

Cornelius’un çocukluk dönemi Almanya’da, gençlik yılları ise Türkiye’de geçti. Hayatının bu dönemleri dünyada savaşların, korkunun hâkim olduğu yıllardı. Almanya’ya döndüğünde 20 yaşındaydı ve üniversite arkadaşlarının çoğu kendisinden yaşlıydı.

Cornelius, altmışına, yetmişine geldiğinde yavaş yavaş Almanya’daki dostları, arkadaşları vefat etmeye başladı. Yaşı seksene yaklaşırken, Almanya’da konuşacak, telefon edecek arkadaş bulamaz oldu. Cornelius’un yaşıtlarının çoğu Türkiye’deydi. Hemen hemen her gün İstanbul’daki, Türkiye’deki arkadaşlarıyla, vefalı dostlarıyla konuşuyor; yalnızlığını, mutluluğunu, sevincini, kederini onlarla paylaşıyordu. Cornelius, gençliğinde olduğu gibi, yaşlılığında da İstanbul’da yaşar olmuştu.

Bunu bilen ve anlayan Ethel ile Pati 80. yaş gününde dayısına büyük bir sürpriz yapmayı düşündüler. Dayısına söylemeden, Karin’in onayını alarak yaş gününü İstanbul’da hazırlayacak, Cornelius’un İstanbul’daki ve Türkiye’deki dostlarını, arkadaşlarını, yakınlarını bir araya getireceklerdi. Karin uçağa binmekten korkuyordu. Ama bu özel gün için ilaçla korkusunu azaltarak İstanbul’a gelecekti.

Ethel bütün hazırlıkları Anastas, Pati, Karin, Simone ile birlikte yaptı. Maddi durumu düzelmişti. Hiçbir masraftan çekinmedi. Ethel ile Pati kuzenleri olan Ermeni Garo’nun Yeşilköy’deki lokantasını 4 Eylül 2008 akşamı kutlanacak yaşgünü için tuttu. Lokanta sahibine Cornelius hakkında bilgi verdi, kimlerin davetli olacağını söyledi. Bir şey sezdirmeden Cornelius’u ikna edip tam zamanında İstanbul’a getirme işi Karin’e düştü. Karin, üç gün önceden İstanbul’a gelmişti.

Doğum günü öğleden sonra Cornelius, İstanbul’a geldi. Yeşilköy Atatürk Havaalanı’nda onu Ethel, Pati, Anastas, Stefan ve Nikolay karşıladı. Doğruca Ethel’in evine, İlbey Sitesi’ne geldiler. Hava açıktı, güneş pırıl pırıl, deniz masmaviydi. Cornelius, İstanbul’u özlemişti. Balkondaki masaya oturdular. Cornelius İstanbul toprağına ayak basar basmaz gençleşmişti. Çayları, kahveleri içerken; denize bakıp bakıp, “İşte İstanbul bu! İstanbul deniz, İstanbul güneş, İstanbul hayat demek!” diye sevincini, duygularını dile getiriyordu.

Ethel, “Dayıcığım, sen biraz yat, dinlen! Uçak yolculuğu seni yormuştur. Akşam üzeri seni uyandırır, şöyle Tarabya’ya doğru birlikte gideriz!” dedi.

“Yok canım! Ben yorgun falan değilim, İstanbul’da insan yorulur mu? Bak deniz daha güzel!” diye itiraz etti. Karin araya girdi, odasına götürdü.

Zamanı gelince Cornelius’u uyandırdılar. Karin onu güzelce giydirdi. Birlikte arabaya binip yola çıktılar. Lokanta on dakikalık bir uzaklıktaydı. Saat 20.00’ye gelirken arabadan indiler. Cornelius, burası neresi, Tarabya’ya geldik mi, diye sorarken kendini alkışlarla, ayakta karşılayan dostlarının, arkadaşlarının arasında buluverdi!

Bütün sevenleri, bütün İstanbul, bütün Türkiye oradaydı!

Yaşar Kemal, “Hoş geldin kardeşim!” diyerek sarılıp öptü, masasına buyur etti. Birden bire Cornelius’un gözlerinden yaşlar boşandı! Ağlıyor, ağlamaktan konuşamıyordu. Bütün davetlilerle tek tek hoş geliş edecekti, edemedi. Dokunsalar Yaşar Kemal de ağlayacaktı...

Osman Okkan, Fikret ve Filiz Otyam, Haldun Taner’in eşi Demet, Çetin Öner, Karin’in kız kardeşi ve eşi, Ayşe Semiha Kemal, Arif Keskiner, Türkiye’nin iyi evlatları, Türkiye’nin aydınlık yüzleri, Türkiye’nin vicdanı oradaydı. Cornelius’un yeğenleri, çocukları bir araya gelmişlerdi...

Osman Okkan Köln’den gelmişti.

Otyamlar Antalya’dan gelmişlerdi.

Mehmet Ünal, Almanya’dan Mannheim’dan gelmişti.

Yaşar Kemal’in Almanca kitaplarının yayıncısı, Unionsverlag Müdürü LucienLeitess İsviçre’den gelmişti.

Zülfü Livaneli o günlerde Norveç’te olduğundan bu güzel beraberliğe katılamamış, bir telgrafla Cornelius’un 80. doğum gününü kutlamıştı.

Ressam Mustafa Plevneli, Berlin’de açtığı resim sergisinde bulunduğundan gelememişti. 3-4 gün sonra İstanbul’a geldiğinde, Corneliuslara Boğaz’da bir yemek vererek geçmiş doğum gününü kutlayacaktı.

Ara Güler gene etrafına neşe saçıyor, resimler çekiyordu.

Cornelius çok hem de çok mutluydu! Türkiye işte bu idi! Mutluluk, vefa, dostluk, kardeşlik denen işte bunlardı!

“İyi ki doğdun Cornelius!” şarkısını söylemediler. Cornelius doğum günü pastasını, Beethoven’in Türk Marşı eşliğinde kesti. Simone, babasının Mozart’ın Türk Marşı’nı beğenmediğini bildiği için, Beethoven’in Türk Marşı’nı getirmişti.

Doğum günü pastası yenirken Simone’nin hazırladığı, on dakikalık Cornelius Filmi gösterildi. Sonra misafirler tek tek ayağa kalkarak konuştular, Cornelius’tan anıları anlattılar.

Sıra Cornelius’a gelmişti.

‘BENİM HAYATIM İSTANBUL’SUZ, TÜRKİYE’SİZ OLMAZ’

80. Yaş Günü konuşması için ayağa kalktı. O an İstanbul, o an Çorum, Harburg ve dünya susmuş onu dinliyordu:

“Sevgili Dostlarım, Sevgili Kardeşlerim, Sevgili Yeğenlerim... Çok mutluyum... Çok duygulandım... Sizlere çok şeyler söylemek istiyorum... ama... söyleyemiyorum... Göz yaşlarım müsaade etmiyor... Böyle bir sürprizi beklemiyordum. Ethel ile Pati planlamış. Ethel’e, Pati’ye, Karin’e, kızım Simone’ye çok teşekkür ediyorum. Dankeschön...

Benim hayatımın bir bölümü Türkiye’de, İstanbul’da, Çorum’da geçti... Benim hayatım İstanbul’suz, Beyoğlu’suz, Türkiye’siz olmaz! Arada sırada İstanbul’a geleceğim, Beyoğlu’nu gezeceğim! Oralarda geçen gençlik yıllarımın hatıralarını yaşayacağım. Başka türlü olmaz, olamaz!

Ben kendimi Türkiye’deki insanların, Çorumluların, İstanbulluların dışında görmüyorum. Onlarla, onların dışında bir yabancı gibi konuşamıyorum. Onlar benden, onlar bizden bir parça! Ben onlardan biriyim. Ben buraya, İstanbul’a, Türkiye’ye geldiğimde, kendi memleketime gelmiş, kendi halkımın arasına girmiş gibi hissediyorum. Almanların tavırlarını, düşüncelerini, davranışlarını ve bu davranışların altında yatan nedenleri, bu davranışların sonuçlarını nasıl biliyorsam Türkleri, Türkiye’deki insanları da o kadar yakından tanıyorum.

Çorumlular bize, haymatlos enterne Almanlara en zor günlerinde kucak açmıştı. Yoksul Çorumlular, komşularımız bizimle lokmasını paylaşmıştı. Ben Çorum’da türküleri, uzun havaları sevdim... Türkü söylemesini Çorum’da at koştururken öğrenmiştim...

Sevgili dostlarım, kardeşlerim... Ben sizleri, Türkiye’yi çok özlüyorum... Benim için Türkiye unutulamaz! Ben sizleri unutamam! Türkiye benim de vatanımdır. Ben Türkiyesiz olamam! Türkiye bana ekmek verdi, aş verdi; Türkiye bana ve bizlere hayat verdi, bağrına bastı... Türkiye’ye, Türk halkına, Çorumlulara ve sizlere müteşekkirim! Teşekkürler Türkiye! Vielen Dank Türkei!”

Herkes onu ayakta alkışlıyordu...

Cornelius, “Sağ olun! Sağ olun!” diyerek yerine oturdu. Yaşar Kemal, kardeşinin sırtını okşuyordu. Cornelius ise “Ya Yaşar, aklımdan çok şeyler geçiyordu, ama... ama... bu kadar konuşabildim!” diyerek göz yaşlarını siliyordu..

Pati ağlıyordu... Ethel, gözyaşlarını silerek, “Ah annem, babam, Eduard dedem, Berta annem de burada olsalardı!” diyerek etrafına, kapılara ve Almanya’ya doğru bakıyordu..

SON SÖZ:’’ DOST KARA GÜN İÇİNDİR.’’