Bir zamanlar yolculuk

Sucuzade’den mahalle arkadaşım mühendis İrfan Foto, eski yolculukları anlatan güzel bir yazı yollamış.

Birlikte okuyalım mı?

***

Eskiden yolculuklar, bu günkü kadar rahat ve lüks değildi.

Dolmuşlar basık, steyşın arabalar olurdu.

Binerken iki kat olur, oturunca diziniz karnınıza deyerdi.

Şehirlerarası otobüsler, kamyon gibi önden motorlu, motorun bir kısmı da şoförün yan tarafına, şişkin bir bölmenin altına kadar uzanır idi. Motorun üzerine e küçük bir halı parçası ererler, motor üstüne bir iki yolcu oturtulur idi.

Şehirlerarası için bilet alırken, tekerlek üstü olmamasına dikkat ederdik.

Hele benim gibi  uzun boyluların, dizi karnına deyerdi.

Öğrencilil yaptığım yıllarda, yaz tatilini Çiftehan Kaplıcaları’nda geçirirdik.

Analarımız kaplıcaya giderdi, gençler ikmale kalmışsa biraz ders çalışır, onun dışında dağ bayır gezerdik.

Çiftehan’a giderken, yata, yorgan da götürmemiz gerektiğinden “Kara Tren” ile gitmek zorunda idik.

Tren ile gidişimizden çok Adana’ya dönüşümüz enteresan olurdu.

Tren hiçbir zaman vaktinde gelmezdi.

Gelince de daha 10 km. gitmeden Pozantı’da dururduk.

Bekle Allah bekle…

Tren düdüğünü çalınca gideceğini zannederken geriye doğru manevra yapardı.

“Ne oluyor?” diye merak ettiğimizde de “Su almaya gidiyor” derlerdi.

Lokomotifin buhar üretebilmesi için su gerekli de, önce istasyon gidip yolcuları indir- indir yapıyor, sonra gerideki arazözüne yanaşıyor.

Hani okey oyarken, oyunculardan biri çok düşününce “tren su mu alıyor?” deriz ya. Bu laf buradan geliyor.

Bir gün Tarsus’lu bir arkadaşla dolaşırken, bir duyduk ki; bir ağabeyimizin oğlu, köprüden ereye düşmüş.

Dedesi pijama ile, nenesi gecelik ile çocuğu alıp Ulukışla’ya gitmişler.

Arkadaşlar ile ben telaşlandık.

Bir şeye ihtiyaçları olabilir diye, peşlerinden gitmeye karar verdik.

Karayoluna indik, otostop ile Ulukışla’ya vardık.

Sağlık Ocağındakiler “Biz müdahale ettik ve Niğde Devlet Hastanesi’ne gönderdik” dediler.

Aşağıya indik; bir minübüsçü bağırıyor “Bor, Niğde” diye.

Binince, biraz hızlı gitmesini rica ettik.

İnadına yavaş gidip bizi sinir etti; ayrı mesele.

Bor’a vardık “Son durak” dedi.

“Kardeş sen bize Bor, Niğde demedin mi? Bizden niye Niğde parası aldın?” deyip yakasına yapıştık.

Jandarma elimizden zor aldı.

Biz ”nasıl Niğde’ye gideriz?” diye düşünürken, bir tek yolcusu olmayan bir minibüs gördük.. Fakat boş olduğu için yanına bile yaklaşmadık.

Bir baktık; Ereğli’en gelip, Niğde’ye giden bir minibüs geldi.

Hemen koştuk, binmeye çalıştık.

MUAVİN “Ben sizi alamam” dedi.

“Niye” dedik.

“Siz o midibüs’ün malısınız”

“Yahu, biz onun yanına bile yaklaşmadık” dediysek de ikna edemedik.

Neyse ki midibüsün muavini bizi bağışladı da binebildik.

Hastaneye vardık “Hiçbir şeye ihtiyacımız yok” demezler mi?

Bu defa geri dönüşü düşünmeye başladık.

Rastladığımız Adana’lı bir trafik polisi olmasa şehre dönemeyecektik.