Kültür & Sanat

Bir Bilinç Senfonisi: "Vergilius’un Ölümü"

Avusturyalı yazar Hermann Broch’un 1945 yılında yayımlanan felsefi başyapıtı "Vergilius’un Ölümü", Roma İmparatorluğu'nun en büyük şairi Vergilius’un hayatının son 18 saatindeki derin iç hesaplaşmasını ve tamamlayamadığı Aeneis destanını yakma isteğini konu alır.

5ocakgazetesi.com

Avusturyalı yazar Hermann Broch’un modern edebiyatın en büyük zirvelerinden biri olarak kabul edilen başyapıtı "Vergilius’un Ölümü" (Der Tod des Vergil), ilk yayınlandığı 1945 yılından bu yana edebiyat dünyasındaki sarsıcı etkisini korumaya devam ediyor. James Joyce’un Ulysses’i ve Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si ile aynı ligde anılan bu dev roman, sadece bir şairin son saatlerini değil, insanlığın ve medeniyetin tıkandığı sınır hatlarını amansız bir dille sorguluyor.

Yazımı İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, yazarın Nazi toplama kampında geçirdiği esaret günlerinde başlayan ve Amerika’da tamamlanan roman, edebi bir metin olmanın ötesinde adeta bir "bilinç senfonisi" olarak nitelendiriliyor.

Sadece 18 Saatlik Bir Can Çekişme: Aeneis Destanı Neden Yakılmak İstendi?

Roman, Roma İmparatorluğu'nun en büyük destanı Aeneis'in yazarı şair Publius Vergilius Maro’nun, İtalya’nın Brindisi limanına ağır hasta olarak gelişiyle başlar ve ertesi gün saat on üçte İmparator Augustus’un sarayında ölmesiyle son bulur. Broch, bu 18 saatlik zaman dilimini dört ana bölüme ayırarak kurgulamıştır: Su (Geliş), Ateş (Yıkılış), Toprak (Yaratış) ve Hava (Geri Dönüş).

Vergilius, limana ayak bastığı andan itibaren peşini bırakmayan bir iç hesaplaşmanın içine düşer. Halkın sefaleti ile kendi yarattığı sanatın "saray güdümlü" estetiği arasındaki uçurumu görür. Şaire göre sanat, hayatın gerçekliğini ve insanlığın kurtuluşunu ıskalamıştır; sadece boş bir süsten ibarettir. Bu derin ahlaki krizle birlikte Vergilius, ömrünü adadığı ve henüz tamamlamadığı başyapıtı Aeneis'i yakmaya karar verir.

Sanatın Gücü mü, İktidarın İhtişamı mı?

Romanın en çarpıcı ve felsefi olarak en derin bölümü, İmparator Augustus (Oktaviyan) ile ölmek üzere olan şair Vergilius arasında geçen uzun tartışmadır. Augustus, destanın Roma İmparatorluğu'nun büyüklüğünü ve meşruiyetini gelecek nesillere aktaracak siyasi bir araç olduğunu savunurken; Vergilius, şiirinin devletin çıkarlarına hizmet eden bir yalana dönüşmesinden dehşet duyar.

Hermann Broch, bu iki kadim dostun diyalogları üzerinden ölümsüz bir soruyu tartışmaya açar: Sanatçı kime aittir? Yarattığı eserin sahibi kendisi midir, yoksa tarih ve muktedirler mi?

Okuru Zorlayan Kült Bir Dil: Tek Bir Cümleyle Sayfalarca Akış

"Vergilius’un Ölümü", klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip değildir. Roman, baştan sona Vergilius’un sanrılı zihninde, bilinç akışı (stream of consciousness) tekniğiyle ilerler. Broch’un kullandığı dil o kadar yoğun, lirik ve katmanlıdır ki bazen tek bir cümle hiçbir noktalama işareti olmaksızın sayfalarca devam eder. Bu durum, eseri okunması ve felsefi olarak hazmedilmesi en zor edebi metinlerden biri haline getirir.

Ahmet Cemal’in Türkçeye kazandırdığı muazzam çevirisiyle dilimizde de bir anıt gibi duran roman; estetiğin sınırlarını, ölümün felsefesini ve modern insanın anlam arayışını sorgulamak isteyen elit okurlar için bugün hala bir "denek taşı" olma özelliğini koruyor. Edebiyat eleştirmenlerine göre, insan bilincinin ölüm anındaki o büyük çözülüşünü bu denli kusursuz ve senfonik bir dille anlatabilen başka bir yapıt henüz dünya edebiyatına gelmiş değil.