Takvimler 4 Kasım 1953’ü gösteriyordu. Ankara’nın ayazı, Etnografya Müzesi’nin soğuk mermerlerine vururken içeride, Türkiye’nin kalbinin durduğu o kış bahçesinde derin bir sessizlik hâkimdi. 15 yıl önce bir Kasım sabahı sonsuzluğa uğurlanan Mustafa Kemal Atatürk, geçici istirahatgâhından ebedi yuvasına, Anıtkabir’e taşınacaktı. Ancak o gün, o loş koridorlarda tarih sadece bir nakil işlemine değil, mucizevi bir kavuşmaya şahitlik edecekti.
Bu tarihi ana tanıklık eden, yüreği ağzında bir kadın vardı; Gazeteci Müşerref Hekimoğlu…
***
Başbakan Adnan Menderes’ten, meclis üyelerine kadar herkes oradaydı. Ağır mermer lahit kaldırılmış, kurşun tabutun vidaları tek tek sökülmüştü. Ortamı ağır bir ıtriye (gül, limon ve hafif amber notalarını barındıran, yoğun, tatlı, ferah ve çiçeksi-topraksı bir esans) kokusu sardığında, odadaki herkes nefesini tutmuştu. Tabutun kapağı açıldığında ise, zaman durdu.
Müşerref Hekimoğlu, o an gördüğü manzarayı daha sonra yazacağı satırlarda adeta kalbiyle anlatacaktı. Karşılarında duran, 15 yıl önce kaybettiğimiz bir naaş değil; sanki az önce masasında çalışırken yorulmuş ve şezlonguna uzanıp kısa bir uykuya dalmış bir kahramandı. Sanki sadece bir anlığına dalmıştı...
Hekimoğlu, o anı şu cümlelerle ölümsüzleştirmişti; "Sanki 15 yıl hiç geçmemişti. Yüzü taptaze, teni pürüzsüzdü. O meşhur sarı kaşları, o gür saçları yerli yerindeydi. Bir an, sanki o derin uykusundan uyanacak, mavi gözlerini açacak ve bize 'Merhaba' diyecekmiş gibi geldi."
Hekimoğlu’nun gözlerindeki yaşlarla izlediği bu manzara, sadece tıbbi bir başarının sonucu değil, bir milletin Atasına olan hasretinin kutsal bir yansıması gibiydi. O gün tabutun başında duran heyet, bir ölüyü değil, fikirleri gibi diri duran bir lideri selamlamıştı. Müşerref Hanım’ın kaleminden dökülen bu satırlar, o günlerde kulaktan kulağa yayılarak tüm Anadolu’nun yüreğine su serpmişti. Halk, Atasının huzur içinde, yüzünde o vakur ifadesiyle beklediğini biliyordu artık.
****
Bugün Anıtkabir’e vuran her güneş ışığında, rüzgârın dalgalandırdığı her bayrakta ve bir çocuğun parlayan gözlerinde Müşerref Hanım’ın gördüğü o taptaze çehre gizlidir. O, ölümü bir uykuya dönüştüren adamın şahidiydi; bizler ise o uykudan doğan devrimin bekçileriyiz.
Şimdi, Anıtkabir’in derinliklerinde, mermerlerin çok ötesinde bir yerlerde; o sarı kaşlar yine çatık, o mavi gözler yine ufukta...
Ve Müşerref Hanım’ın kulaklarında hala o sessiz fısıltı yankılanıyor;
"Rahat uyu evladım, ben bıraktığın yerde, her zaman buradayım..."