Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, nefes almak bile maliyetli hale geldi. İnsanlar sadece yaşamak için değil, hayatta kalabilmek için mücadele ediyor. Vatandaş, derin bir ekonomik sınavdan geçiyor. Üst üste gelen zamlar vatandaşın alım gücünü yerle bir ederken, asıl acı olanı da yaşayarak görüyoruz; sorumluluk makamında oturanların, sokağın sesine karşı geliştirdikleri o derin sessizlik.
Seçilenlerin, kendilerine emanet edilen o koltuklarda toplumsal refahtan ziyade, siyasi ikbal öncelikleriyle hareket ettiklerine üzülerek şahitlik ediyoruz. Anladık ki yetkiyi alan, çözüm bekleyen dertlere zamanla aşinalık kazanıp kanıksıyor.
***
Her şeyi çok iyi bilen, her soruna bir gerekçe, her krize bir kılıf uydurmakta mahir olanlarla dolu güzel ülkemiz. Peki, enflasyonun dizginlenemez yükselişinin, döviz kurunun her sabah yeni bir rekorla güne başlamasının sorumluluğu kimde?
Bahaneler her zamanki gibi hazır:
- "Yüzyılın pandemisi vurdu."
- "Deprem felaketleri bütçe dengelerini sarstı."
- "Küresel savaşlar ekonomiyi tarumar etti."
Hep bir dışsal sebep, hep bir mazeret… Peki, o koltuklarda oturanların asıl görevi, yaşananları sadece gerekçelendirmek mi; yoksa her ne koşulda olursa olsun halkına somut bir çıkış yolu inşa etmek mi?
Sormadan edemiyorum; neden hep biz fedakârlık yapan taraf oluyoruz? Neden hep halkın omuzlarındaki yük artarken, idare edenler bu yükü paylaşmakta aynı iştahı göstermiyor? İnsanlar çaresiz, insanlar yorgun..! Sorumlular aslında her şeyi görüyor ve duyuyor; fakat en büyük eksikliğimiz sorunları çözmekten ziyade, onları yönetmeye odaklanmış bir yönetim anlayışıdır.
Ancak madalyonun diğer yüzü daha da karanlık! Sadece bizleri yönetenlerin kararlarından değil, bizzat birbirimizin vicdansızlığından da darbe yiyoruz. İçimizdeki fırsatçılarla dolu memleketimiz.
Hatırlayalım… Pandemi döneminde "maske-mesafe-temizlik" dendiği an, birileri maske fiyatlarını yüz katına çıkardı. Biz birbirimize sağlık için mesafe koyarken, onlar vicdanlarıyla aramıza aşılmaz duvarlar ördüler.
Sonra o büyük deprem felaketini yaşadık. Canlarımız giderken, evsiz barksız kalan depremzedenin çaresizliğini fırsat bilen bazı ev sahipleri, bir gecede kiraları fahiş oranlarda artırdı. Bu ahlaksızlığın izahı hangi vicdana sığar?
Biz "fırsatlar ülkesi" olmayı düşlerken, "fırsatçılar ülkesi" olduk çıktık. Eğer bir toplum kendi insanına bu kadar acımasız davranabiliyorsa, sorunu sadece yönetimlerde değil kendi içimizde de aramalıyız.
***
Demem o ki; yukarıdakilerin derin sessizliği, aşağıdakilerin fahiş fırsatçılığıyla birleştiğinde geriye ne adalet kalıyor ne de ahlak. Çözümü sadece sandıkta ya da piyasada aramayı bırakıp, ruhumuza sirayet eden o 'fırsatçı' virüsle yüzleşmedikçe, bu aynadan bize hep aynı çürüme bakacak.
Anlayacağınız, düşmanı uzaklarda aramaya hiç gerek yok.
Herkes dönsün önce aynaya baksın…