Yaz aylarını artık sevmiyorum. Neden mi? Yanıyoruz... Ülke yanıyor hem de cayır cayır, İnsanlar, hayvanlar, ağaçlar, taş, toprak, evler…
İlla bir felaket başımıza gelecek ve o felaket üzerine konuşacağız. Örnekleri çok.
Orman yangınları ise her yıl daha da artarak devam ediyor. “Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye'de geçen yıl 1-21 Haziran döneminde 84 orman yangını çıkarken, bu yıl aynı dönemde bu sayı yaklaşık 5 kat artarak 399'a ulaştı. Yangınlardan etkilenen ormanlık alan miktarı da geçen yıla göre haziran ayında 60 kat artarak 41 hektardan 2 bin 548 hektara yükseldi.”
Çok acı değil mi?
Yangın görüntülerine can dayanmıyor. Dayanılacak gibi de değil. Ağlıyor, gözyaşı döküyoruz. Elimizden başka da bir şey de gelmiyor.
Elli, yüz, yüz elli hatta iki yüz yıllık ağaçlar cayır cayır yanıyor.
Bir ülke düşünün, her yaz aynı felaketle yüzleşiyor. Alevler yükseliyor, ciğerlerimiz kavruluyor, ormanlarımız kül oluyor. Biz ise ekran başında ağzımız açık izliyoruz. Tıpkı yıllardır olduğu gibi.
Ama bu saatten sonra sadece “üzülmek” yetmez. Sadece “dua” da yetmez. Artık akıl, irade ve plan devreye girmeli. Çünkü bu millet, seyirci değil, sahibi olduğu toprağın koruyucusu olmalıdır.
Yanan sadece ormanlar değil tabi.
Mutfak yanıyor, ekonomi yanıyor, siyaset yanıyor, sosyal hayat yanıyor daha da kötüsü dünya yanıyor; üçüncü dünya savaşının ayak sesleri kapımıza dayandı…
Emekli geçinemiyor. Asgari ücretli sürünüyor. Market fiyatları her hafta değişiyor. Bugün aldığını yarın aynı fiyata alamıyor... Et, süt, sebze, meyve… Her şey ateş pahası. Ev kiraları desen uçmuş gitmiş. Millet ekmeğini küçültüp ay sonunu getirmeye çalışıyor. Mazot, benzin desen… Her gece yeni zamla uyanıyoruz.
Halkın sırtına yük bindikçe bindiriliyor. Ama hâlâ çözüm yok, umut yok, plan yok. Geçici pansumanla yaralarımızı kapatmaya çalışıyoruz.