Altın kafesin delirten yalnızlığı

Tarih, bazen en şefkatli görünen maskelerinin arkasına en vahşi trajedileri gizler. Osmanlı İmparatorluğu’nun veraset sisteminde devrim yaratan, ilk bakışta "insancıl" bir reform gibi sunulan Kafes Sistemi (Şimşirlik) de tam olarak böyle bir maskedir.

Gelin, bugünkü yazımda Topkapı Sarayı’nın o yüksek duvarlarının ardına, ihtişamın gölgesindeki en karanlık odaya uzanalım. Ve şu sorunun cevabını arayalım: Bir insanı infaz etmek mi daha büyüktür, yoksa onu akıl sağlığını yavaş yavaş kemiren bir belirsizliğe hapsetmek mi?

***

Fatih Sultan Mehmed’in devletin bekası için yasallaştırdığı o meşhur "kardeş katli" kanunu, 17. yüzyılın başında I. Ahmed döneminde rafa kaldırıldı. Artık tahta geçemeyen şehzadelerin boynuna kement dolanmayacak, canlarına kıyılmayacaktı. Ekber ve Erşed sistemiyle hanedanın en yaşlı ve olgun üyesi tahta çıkacak, diğerleri ise Topkapı Sarayı’nın Şimşirlik Dairesi’nde, yani "Kafes"te ağırlanacaktı.

Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdu: İpek döşemeler, en leziz yemekler, hizmetkârlar... Fakat bu altın varaklı odaların çok ağır bir bedeli vardı: Mutlak bir izolasyon ve her an öldürülme korkusu..!

Kafesteki bir şehzadenin dış dünyayla iletişim kurması, çocuk sahibi olması (soyun devam etmemesi için) ve bahçeye izinsiz çıkması kesinlikle yasaktı. Zaman kavramının yittiği, sadece pencerelerden süzülen ışıkla günlerin sayıldığı bir yaşam düşünün.

Bu sistem, Osmanlı hanedanının kanının dökülmesini engelledi belki, ama geride yaşayan birer canlı cenaze bıraktı. Yıllarca dört duvar arasında sıranın kendisine gelmesini ya da hücresine girecek cellatları bekleyen şehzadeler, gün gelip de taht sırası onlara geldiğinde delirme noktasına ulaşmışlardı.

Bunun en çarpıcı ve hüzünlü örneği Sultan İbrahim’dir. Ağabeyi IV. Murad’ın gazabından korkarak yıllarca kafeste yaşayan Şehzade İbrahim, ağabeyi vefat edip kendisine "Padişah oldunuz, buyurun tahta" denildiğinde buna inanamadı. Kapısına gelen devlet erkânı, kendisini öldürmek için kurulan bir tuzak sandı. Korkudan odasına barikat kuran yeni padişah, ancak ağabeyi IV. Murad’ın cansız bedenini gözleriyle gördükten sonra odasından çıkmaya ikna olabildi.

Şimdi soruyorum size; Tacı giydiğinde bile titreyen bir ruha, cihan imparatorluğunu yönetme gücünü hangi formülle yükleyebilirsiniz?

***

Kafes Sistemi, bir hanedanın soyunu korumak isterken, o hanedanın devlet yönetme kabiliyetini elleriyle yok etti.

Sancak sistemi bitti, tecrübe yok oldu: Eski sistemde şehzadeler sancaklara gider, halkı tanır, ordu yönetir ve devlet adamı olmayı sahada öğrenirdi. Kafesle birlikte, hayatında hiç halk görmemiş, bakkal nedir, vergi nasıl toplanır bilmeyen adamlar bir gecede "Cihan Hükümdarı" ilan edildi.

Liderlik krizi doğdu: Savaş meydanında kılıç sallaması gereken padişahlar, odasındaki gölgelerden korkan, psikolojik olarak tamamen çökmüş bireylere dönüştü.

Devlet saray kadınlarına ve ağalara kaldı: Akıl sağlığı yerinde olmayan veya tecrübesiz padişahların arkasında, devleti yöneten Valide Sultanlar ve saray klikleri türedi. Yönetimdeki bu zafiyet, imparatorluğun çöküşünü hızlandıran en büyük katalizör oldu.

***

Son söz: Hücrenin rengi altın olsa da hücre, hücredir

Tarih bize gösterdi ki; bedeni yaşatmak, aklı korumaya yetmiyor. Kardeş katli faciasına bir merhamet alternatifi olarak sunulan Kafes Sistemi, aslında zamana yayılmış, sessiz ve çok daha rafine bir işkence yöntemine dönüştü.

Osmanlı, şehzadelerinin kanını dökmedi, ama o karanlık odalarda koskoca bir imparatorluğun geleceğini ve basiretini feda etti. Şimşirlik Dairesi’nin pencerelerinden Boğaz’a bakan o yalnız şehzadelerin ahı, belki de yüzyıllar sonra koca bir devletin çöküşüyle ödendi.

Çünkü bazen hayatta kalmak, ölümün kendisinden çok daha ağır bir cezadır.