Adana’nın bunaltıcı sıcağında, çıldırtan trafiğinde tek dertleri bir an evvel evlerine varmak olan iki farklı kuşağın, birbiriyle olan atışmalarına kaldığımız yerden devam edelim…
Yer: Baraj yolu 5. durak (Kırmızı ışık)-Akşam eve dönüş saatleri…
Karakterler: Dobişko Niyazi-Fiyakalı Berke Can
***
Dobişko Niyazi (Eski model efsanevi J9): Kir, pas içinde..! Ön camında "Star Yarab!", arka camda ise, “Tanrım zalim kullarını sen affetsen, ben affetmem!” yazıyor. Sürekli tıksırıyor, kliması yok, ama mini bir vantilatörü var.
Fiyakalı Berke Can (Son model, lüks spor araba): Rengi Alev Kırmızısı… Her yeri sensör dolu. Adana sıcağında bataryası şişmek üzere! Nerden bilsin garibim…
Dobişko Niyazi: (Derin bir egzoz dumanı bırakarak öksürür) Öhöö! Öhöö! La gardaş, çek şu fıskiyeli oyuncağı yanımdan. Sinsi yılan gibi sessiz sessiz duruyon yanımda. Bi’ motor sesi ver de ciğerimiz bayram etsin.
Fiyakalı Berke Can: (İnce bir elektrik vınlamasıyla) Ay pardon.. !"Sinsi yılan" mı dediniz? Ben çevre dostuyum bir kere tamam mı? Karbon ayak izim sıfır. Senin o bıraktığın duman yüzünden arkadaki palmiye ağacı kurudu, farkında mısın?
Dobişko Niyazi: Karbon marbon anlamam ben. Benim içimde şu an 28 yolcu var. Bunların 15’i ayakta, 3’ü kapıya asılı, 2’si cama yapışmış, biri de tavana tutunmuş gidiyoruk. Ben Adana’nın yükünü çekiyom, sen ne çekiyon? Anca otoparkta şarjım dolsun diye beklersin. Hiişştt sosyete güzeli!
Fiyakalı Berke Can: (Sensörleri bip bip öter) Ay inanmıyorum! Sol dikiz aynamda bir çizik tespit ettim. Kesin o yanından geçen motosikletli amcanın taşıdığı merdiven değdi. Off, Adana çok kaotik! Ben aslında İstanbul arayüzüyle programlandım, buranın asfaltı beni bozuyor. 50 derece sıcak ne ya? Bataryam selülit yapacak!
Dobişko Niyazi: Asfalt mı? La bebe, ben asfalta küsmüşüm. Benim amortisörler artık sanayideki usta hayrına duruyor. Hem sen dua et o merdiven değmiş. Dün benim üstüme kurutmalık patlıcan astılar durakta beklerken. Sesim çıktı mı? Yookk. "Hizmet nimettir" dedim, devam ettim.
Fiyakalı Berke Can: Ama bak, benim Otonom Sürüş modum var. Kendi kendime gidebiliyorum. Sen hala o vites koluyla kavga ediyor, inatlaşıyorsun. Teknolojik gelişimden uzak, geri kafalısın. Çok banalsın. Tamam mı?
Dobişko Niyazi: Bak hele... Lan oğlum, Adana’da "Otonom" ne gezer? Sen kendi kendine gitmeye kalksan, arkadan bir şahin "Daaatt!" diye kornaya basar, beynindeki ana kartı yakarsın. Burası Adana olum! Burada navigasyon değil, şoförün "Sağda müsait bi' yerde" diyen ablanın sesine olan refleksi çalışır. Yapay zekân yetmez buraya, "Doğal öfke" lazım!
Fiyakalı Berke Can: (Işık yeşile döner, Berke Can fırlar) Ben gidiyorum! Seninle tartışmak bataryamı tüketiyor. Hoşça kal antik fosil!
Dobişko Niyazi: (Arkasından duman savurarak) Git bakayım git... Adana’da 7/24 elektrikler kesiliyor. Şarj olacak yer bulamayacaksın. İki durak sonra o elektrikli halinle Turgut Özal’da mahsur kal da göreyim seni. Ben 40 yıldır buradayım, senin gibilerin çok cenazesini çektim sanayiye!
(Niyazi vitese takar, vites kolu elinde kalacak gibi olur, "Ya Allah Bismillah" diyerek motoru kükretir ve Berke Can’ın peşinden ağır ağır ilerler.)
***
Sonuç mu?
Adana’da arabaların dile gelmesi, aslında bu şehrin o meşhur şahsına münhasır, insanının metal bir kabukla kaplanmış halidir. Şimşek McQueen burada, "Hız ben’im!" diyemezdi; çünkü bir motosikletli arkasında buzdolabı taşırken, onu sağdan çoktan geçmiş olurdu.
Belki de arabaların konuşmaması daha iyidir. Düşünsenize, 45-50 derece sıcakta park yeri ararken arabanızın size dönüp, "Valla ben girmem oraya gardaş, yanarız!" dediğini...
Zaten Adana’mızın insanı yeterince renkli ve öfkeli; bir de arabalar konuşursa, Adana’da trafiği değil, ancak senaristleri idare edebiliriz.