Yaşam

Adana’da özlenen yasaklar

Şöyle, dikkatli bir gözle baktığınız zaman bu saydıklarımın çok daha fazlasını görebilirsiniz. Ondan sonra düşünüyorum: “Belediye ne yapsın

Adana’da çok ilginç yasakları geride bırakarak bu günlere gelinmiştir. Şimdi, bir rüzgardan sonra Adana Cadde sokaklarında oluşan pislikleri görünce o yasakları ben de özlüyorum. İnanç ibadetinin temelinde temizlik olan bir halkın temizliğe bu denli duyarsız kalmasına inanamıyorum.

Sevgilisiyle baş başa çekirdek yer, kabuklarını gizlice öpüştüğü bankın kenarına atar; çoluk çocuğunu alıp mutlu baba edasıyla pikniğe gider, geride kemik artıklarından, ekmek artıklarına kadar bir yığın çöp bırakır; sigara paketi ve izmariti istediği yere atar; çöpünü bidon yerine, bidonun kenarına atan bir halkız.

Şöyle, dikkatli bir gözle baktığınız zaman bu saydıklarımın çok daha fazlasını görebilirsiniz.

Ondan sonra düşünüyorum: “Belediye ne yapsın?”

Vatandaş, çer çöp içinde yaşamayı kendine biçim olarak seçmişse “belediye ne yapsın?”

*

Adana’da geçtiğimiz yıllarda Atların arkasına gelecek şekilde bir bez serilme kuralı vardı. Böylelikle atın cadde ve sokakları kirletmesi önlenmişti.

Atlar bile terbiye edildi, ama bazı insanlar terbiye edilemediler.

Gelelim geride bıraktığımız bazı yasaklara:

1 – PASTA YAPMA YASAĞI

Ekmek yoksa kimsenin pasta yemeye hakkı yoktur.

30 Ocak 1942 Cuma Günü Türksözü Gazetesi: “Koordinasyon Kararı “Hiçbir şeyden pasta yapılmayacak.”

Buğday unundan herhangi bir şekilde pasta imali yasak edilmiştir.. Yarın çıkacak bir koordinasyon kararına göre, yalnız buğdaydan değil her hangi bir trlü hububattan ve hububat unundan pasta yapılması yasak edilmiştir…”

“Ekmek yoksa hiç kimsenin pasta yemeye hakkı yoktur.”

Dünyayı ateş çemberinin sardığı yıllardı. Sınırlarımızın tamamında savaş vardı ve Türkiye kendine yetmek zorundaydı. Ekmek karneye bağlandı ve buğdayın lüks maddelerde kullanılması yasaklandı.

İMAJ GERÇEKLERİN KATİLİDİR

Tabi ki ekmek ve pasta konu açılınca herkesin aklına Fransız Kraliçesi Marie Antoinette geliyor: “Ekmek yoksa pasta yesinler.” Bu bilgi tamamıyla yanlış… Doğrusunu başka zaman anlatırız. Bu yanlış bilgi insanların aklında yer ettikçe ben “İmaj, gerçeklerin katilidir” diye düşünüyorum. Öylemde kalmış.

*

Bir yasak özlenir mi? Özlenir tabi… (Gönül arzu eder ki, bir eylem insanlığa zararlı ise onu kanun zoruyla değil, gönül isteği yapmak… Ama durum meydanda… Bazen çoğunluk, bize yasakları özletebiliyor. )

2015 yılında yapılan bir araştırmaya göre her gün 5 milyondan fazla ekmek çöpe atılıyor ve bunun maliyeti de yıllık 1.8 milyar TL. (Ne var bunda? Demeyin. Bu para yaklaşık 1.400.000 emeklinin aylık maaşına eşittir)

Keşke bilinçsiz tüketim yasaklansa…

2 – LÜKS EŞYA İMALİ VE GİYME YASAĞI

Hani en mükemmel hadislerden biridir: “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir…” Geçtiğimiz yıllarda bu hadis davranış ve yaşam biçimleri için bir kılavuz idi; şimdi sadece söylemde. Ayda yüz binlerce lira maaşla “tevekkül ve şükrü” anlatanların dönemine geldik.

Şimdi insanlar, başkalarının açlığı üzerine karınlarını doyuruyorlar.

Türksözü Gaztesi 06 Haziran 1942

“Çok Mühim Bir Teşebbüs; Lüks Eşyalar Yapılmayacak ve Giyilmeyecek.”

İmalatın yeni esaslara bağlandığı bildirilen haberin detayları şöyle: “Son günlerde büyük fiyat yükselişlerini gösteren ve buna rağmen çürüklük vaziyetini kaybetmeyen kadın çoraplarının yeni tiplere ayrılarak bu fiyat yükselişlerini önleyecek şekilde imalatın yeni esaslara bağlanması ve bu tetkiklerin başlıca mevzuunu teşkil etmektedir.

Diğer lüks eşya sayılan maddeler hakkında da buna benzer kararlar alınacağı ve bu gibi eşyaları imal edenlerden mürekkep bir heyet yakında Ankara’ya çağrılacak ve onlarla temasta bulunduktan sonra bu kararların tatbik mevkine konulacağı söylenmektedir…”

3 – GÜRÜLTÜ YASAĞI

Yıl 1934: Bakanlık Kararı ile “Gürültü Yasağı”

29 Haziran 1934 yılında İç İşleri Bakanlığı (Dahiliye Vekaleti)!ndan belediyelere bir tamim gelir. Şehrin İmar planı ile ilgili bir dizi talimatlardan sonra özellikle “gürültü Yasağı” konusu ele alınmıştır.

Tamimde şu ifadeler yer almaktadır:

“Sokak gürültülerinin tam manasıyla önünü almak, halkın istirahat ve sükununa mani olan, ezcümle gramofon satıcılarının sabahın saat beşinden akşamın geç vakitlerine kadar gramofon çalmaları memnudur.

Dahiliye Vekaleti, halkın rahatını temin maksadıyla şimdiki halde şu noktalara dikkat edilmesini bildirmiştir:

a-Otomobil ve otobüslerin gece ve gündüz lüzumsuz ve vakitsiz korna çalmamaları; bilhassa müşteri celbi için korna kullanmamaları;

b-Ayak satıcılarının lüzumsuz yere bağırıp çağırarak halkı rahatsız etmelerine meydan verilmemesi ve saat yirmiden sabahın sekizine kadar bağırıp çağırarak satış yapmalarının men’i,

c-Büyük şehirlerimizde de demir tekerlekli yaysız araba ve kağnıların ve yük otobüs ve kamyonlarının ve bunlara benzer hususi tertibatlı ve gürültü yapan nakil vasıtalarının geçecekleri yol ve caddelerin ayrılması ve çalışma satlerinin tahdidi ve yol ayırmaya imkan yoksa, bunlar için halkı iz’aç etmeyecek zamanlar ayrılması lazımdır.”

İşte Adana caddelerinde sayılı motorlu taşıtların bulunduğu zamanda halkın gürültüden rahatsız olmaması için bu önlemler alınmış.

Gariiii, gerisini siz düşünün…

“MİNNUN” NE GÜZEL DEMİŞ

Türksözü Gazetesi’nde “Minnun” mahlası ile yazan bir gazeteci bu yasakları şöyle görmüş:

Gazetelerden okudum; Dahiliye vekaleti bir tamim hazırlıyormuş;

Şehirlerde dilencilerin herkesi taciz edecek şekilde yüksek sesle sadaka istemeleri,

Şoförlerin lüzumlu lüzumsuz en yüksek perdeden korna çalmaları,

Ayak satıcılarının avaz avaz bağıraraksatış yapmaya çalışmaları yasak edilecekmiş…

Vay Allah razı olsun… Hani ya Şükrü Kaya Bey, bu tamimi yapmakla hacca gitmiş kadar sevap kazanacaktır. Buna inanın.

*

Cidden şöyle azıcık düşünelim: Herif, daha karga rızkını toplamadan, erken erken düşer mahalle arasına- önünde bir uyuz eşek, onun sırtında bir manav dükkanına sermaye olacak kadar çeşit çeşit sebze ve meyve, atar eli kulağa; bir, beş, on beş, yüz beş veryansın bağırır:

“Mormoridir balcan, kırmızıdır banadura, kalemdir hıyar, suludur zerdeli, tazedir fasulye…”

Daha onun bağırtısı kapımızın önünden uzaklaşmadan;

“Vay ıspanak, vay kabak, vay üzüm, vay banadura, vay soğan, var sarımsak, vay…”

İnsan hiç ardı arkası kesilmeyen bu “vay”lardan sonra, kaçan sabah uykusunun öfkesi ile hemen pencereden başını uzatıp:

“Vay Allah belanı versin, vay gırtlağın tıkansın, vay dilin tutulsun, vay yerin dibine geçesin heriiiiif! Emi!” diye aynı perdedenbir kocakarı duası (!) yapmamaktan kendini güç zapeder doğrusu!

HAFIZIN DİLENCİLİĞİ

Bizim mahallenin kibar bir dilencisi var: Mevsim mevsim zuhur eder. Şu sıra pek görünmüyor. Galiba yaylaya gitmiştir. Onun dilencilik rolüne çıkışı pek ömürdü.

Karadonun bacaklarını çemrer, ayakları yalın, kolunda bir sepet, omzunda boş bir çuval, düşer yola…

Sözde kör hafızdır. Amma delilsiz, deyneksiz her tarafı istediği gibi dolaşabilir! Ekşi, hırlak, bayat ve öğürtü verici bir sesi var. El kulakta, bilmem neresini sıkıyorlarmış gibi ciyak ciyak bağırarak şu gazeli (!) okur:

“istemem dünyada rahatlık(!)

Meskenim olsun mezerlik(!) Yaaaaaaar ey!” ve bunun arkasından ekler:

“Az kullanılmış bir takım siyah elbiseden mi olur, bir çifet rugan iskarpinden mi olur, tepesi kırılmamış bir melon şapkadan mı olur… Verin hafız efendiye!”

Sanki mübarek bir kabul merasimine veyahut ta bilmem hangi meşhur bir adamı karşılamaya gidecekmiş gibi…

Hiç aşağı daldan murt yemez!

*

(…) Dahiliye vekaletinin bu düşüncesi güzel. Güzel amma bakalım bu çok su götürebilen yasağın tatbikini belediye memurlarımızla, polislerimiz ne dereceye kadar başarabilecek?

Şimdi ben bunu merak ediyorum!”

Yazı böyle.

Sadece dolmuşçu, halk otobüsü ve özel araçların gürültüsü nedeniyle kaç kişinin akıl hastası olduğunu bilmek güç. Esasında, gürütü çıkarmanın kendisi başlı başına bir akıl hastalığıdır. Duraklara gidin, beş dakika içinde aklını yitirmişlerin çaldığı klaksonlardan sizin de aklınıza mukayet olmanız gerek.

Gel de klakson yasağını özleme…