ADALET MÜLKÜN TEMELİ Mİ?

Bu veciz laf her mahkeme salonunun duvarında büyük puntolar ile yazılı bir şekilde sizi karşılar. Mahkemede işi olan insanların kimileri bu mülk lafını kişinin malı mülkünün garantisi olarak algılardı. Mülkün ülke toprağının bütünü olduğunu da bilen bilirdi. Bir ülke topraklarının en ücra köşesinde bile adalet tesis edilmiş ve kusursuz bir şekilde çalışıp işlevini görüyorsa o ülkede diğer haklar da güvence altındadır, herhangi bir sıkıntı yoktur. Adaletin simgesi,Themis heykelinin, bir elinde terazi diğerinde kılıç vardır ve gözleri bağlıdır. Verdiği kararların kesin ve adil olduğunu kılıç ve terazi simgeler, göz bağı ise kimseye iltimas ayrıcalık tanımama ilkesini.

Peki ya bugün Türk adalet sistemi ne durumdadır? Adalet gerçekten halen mülkün temeli midir? (ülke topraklarının ve devletin).
Bu soruya yanıt, maalesef olumsuz olacaktır.
80 sonrası anayasa ve yasalar yeniden revize edilmiş ve yazılmış kanunlar elden geçirilmiştir. Ardından günün iktidarı döneminde, daha birkaç sene önce, bir toplumsal seferberlik ile kanunlar tekrar elden geçirilmiş, komisyonlar kurularak ülke bünyesine ve parti görüşlerine adapte olacak şekilde elden geçirilmiştir. Bu arada Themis’in gözbağı düşmüş, yani gözü açılmış, kılıcı çalınmış el terazisi ise hassas olmayan el tartısı ile değiştirilmiştir. Her şey ters yüz edilerek amaca göre yeniden yapılandırılmıştır.
Evet bugüne kadar sistemli bir şekilde Cumhuriyet’in kazanımlarını ve eserlerini teker teker mahvettik, yok ettik haliyle “Adalet” de bundan nasibini aldı. Sokaktaki insanın adaletin tarafsızlığından ve adilliğinden maalesef artık şüphesi var. Yargı ve yargı kararlarına artık insanlar güvenmiyor ve inançları kalmadı. Bu yüzden artık sokağın kanun ve yasaları ufaktan çalışmaya, hayata geçmeye başladı. Suç işleyenler polis veya jandarma tarafından bin bir güçlükle yakalanıp suçüstü evrakı ile mahkemeye çıkartılmasına karşın, ön kapıdan girip arka kapıdan ellerini kollarını sallayarak çıkabiliyorlar. Suçun cezası kalmadı, yaptırım ve yasalar işlemiyor. Her şey kâğıt üstünde kalıyor, batak ve bitik durumdayız.
Hukuk fakülteleri her yıl bir yığın bilgisiz ve cahil mezun veriyor. Bunlar da içine yuvarlandıkları adalet mekanizması içerisinde doğru kararlar veremeyip vicdanları yaralıyorlar. Bunların okullarında aldığı eğitimin ise kalitesi maalesef bugün tartışılmakta.
Yasalar kişilere veya kurumlara göre düzenlenip revize edilirse, verilen kararlar uygulanmaz zaman aşımına bırakılırsa. Anayasa bile, bir kere delmekle bir şey olmaz diyen Cumhurbaşkanlarınca alenen delinirse,
Devlete karşı işlenen suçlar affedilmezken, kişilere karşı işlenen suçlar devlet eliyle affedilmeye çalışılır, kamu vicdanı yaralanırsa, bazı siyasi partiler ise af çıksın borazanlığını yaparsa,
suç işleyenler cezalarını çekmeden, bu çıkan aflar ile yeniden sokağa suç işlemek için geri salınırsa,

ne devletin mülkünün birliği, ne de adaletin adilliğinden söz edemeyiz. Her şey bir temenni olarak kalır. Gücü yetene, kuvvetli olan zayıf olana devamlı galip gelir. En sonunda da sokağın adaleti, sokağın yargıçları ve infazcıları oluşur.

Adalet mülkün temelidir. Adalet ülke topraklarının (mülkün) temel yapı taşlarının en önemlilerinden biridir. İster ülkeyi yönetin, ister bir partinin, ister bir kurumun başında olun, isterseniz paranızın hesabını bilmeyecek kadar varsıl olun. Adalet ve yasalar karşısında diğer yurttaşlarla sizler de eşitsiniz herhangi bir üstünlüğünüz ve ayrıcalığınız yok. Böyle de olmak zorunda.
Ahlâk ve adalet çok yakın iki samimi kardeştir. Birinin olmadığı yerde diğeri de olmaz.

Adaletin ne denli önemli olduğuna güzel bir örnek…

*Çok eski yıllarda İngiltere’de bir gelenek varmış. Sıradan bir vatandaş öldüğünde kilisenin çanı bir kez çalınıp, herkese duyurulurmuş. Bir asil öldüğünde iki kez, kralın bir yakını öldüğünde üç kez, kral öldüğü takdirde ise dört kez çalınırmış. Günün birinde, herkesin hak aramak için sığındığı mahkeme, bir vatandaşı haksız yere mahkûm etmiş… Ve kilisenin çanı tam beş kez çalmış.
Ahali merak içinde kalıp, papaza koşmuş: “Ey papaz efendi, kraldan daha önemli biri var mı ki o ölünce çan beş kez çalınsın…” Papaz yanıt vermiş:
“Kraldan daha önemli bir şey var!.. Adalet öldü.”

Adalet soyut değil, kıymetli ve yaşamsal bir kavram. O kadar kıymetli ki, adaletin felsefesini ve edebiyatını, insanın ruhuna dokunarak yazanlar ve onun erdemliğini insanın aklına ve yüreğine bir hak olarak ekmişler. Solmasın, ölmesin, yaşasın istemişler. Adaletin erdemliğini ve insanlık için ne kadar yaşamsal olduğunu ise, toplumsal hayatın soğuk cehennemlerde yaşadıkları travmalarla nakış nakış işleyerek yazmışlar.
Toplama kamplarındaki sıralı ve toplu ölümlerde tek çığlık vardı: Adalet!

İnsanlar ölürken dahi, “adalet ölmesin” diyerek direnmeyi seçmişler. Çocuklarına bırakabilecekleri en yüce mirası ADALET bilmişler.
Örneğin Nobel Barış Ödülü sahibi ElieWiesel böyle bir insandı.
Sol kolundaki dövmede, A-7713 yazıyordu. Bu onun 1944’te Naziler Auschwitz-Birkenau toplama kampındaki sıra numarasıydı. Tüm ailesini Adolf Hitler gibi bir faşist diktatörün adaletsizliği ve zulmünde kaybetti.
ElieWiesel, tanıklık ettiği tüm zulümlerin sonucunda dünyaya unutulmaması ve her daim akılda kalması gereken bir öğüt bıraktı; “Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı.”

SON SÖZ:’’ Allah Size, Mutlaka Emanetleri Ehli Olanlara Vermenizi ve İnsanlar Arasında Hükmettiğiniz Zaman Adaletle Hükmetmenizi Emreder.

Allah Size Ne Kadar Güzel Öğütler Veriyor.!

Şüphesiz Allah Her Şeyi İşitici, Her Şeyi Görücüdür. (Nisa:58)