“Açlık” ve “Yoksulluk” sınırının gölgesinde…

Rakamların soğuk yüzüyle, hayatın sıcak gerçeğinin çarpıştığı bir dönemden geçiyoruz. Kâğıt üzerinde 28 bin lira olan asgari ücretin, 31 bin liralık açlık sınırının altında kaldığı, emeklinin 20 bin lirayla mucizeler yaratmaya çalıştığı bir ülkede, on bir ayın sultanı bu yıl biraz daha mahzun, biraz daha hesaplı, biraz daha yokluk içinde geliyor.

Bu matematiksel ve maddi imkânsızlıklar içinde, dar gelirli bir vatandaşın iftar ve sahur sofrasına ve iç dünyasına konuk olalım istedim.

Eskiden Ramazan denince akla gelen o kalabalık, kuş sütünün eksik olmadığı bereketli sofralar, artık birer siyah-beyaz nostalji öğesi. Bugün asgari ücretli bir baba için Ramazan, manevi bir huzurdan ziyade, bir matematiksel hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.

***

31 bin 224 liralık açlık sınırı, iftar sofrasına oturan dört kişilik bir ailenin, sadece hayatta kalması için gereken bedel. Ancak cepteki 28 bin lira, daha sofraya oturmadan o mücadelenin kaybedildiğini haykırıyor. Bu yıl iftar sofralarında başrolünü; zeytinyağlı dolmalar veya et yemekleri değil, “bir pide kaç lira oldu?” sorusu ve taneyle alınan hurmalar oynuyor.

20 bin liralık maaşla yaşamaya çalışan bir emekli için durum dramdan da öte, tam bir yokluk sanatı..! Açlık sınırının 11 bin lira altında kalan bu maaşla, Ramazan’ın o meşhur paylaşma kültürü ağır bir yara alıyor. Torununa bir bayram harçlığı vermeyi, komşusuna bir kap yemek götürmeyi düşleyen o eski topraklar, şimdi market broşürlerindeki indirimli ürünlerin peşinde sessizce yas tutuyor. Onlar için oruç, sadece tan vaktinden gün batımına kadar değil; ayın birinden sonuna kadar süren bir sabır sınavı.

Sahur vakti, bereketin ve niyetin vaktidir. Ancak 101 bin liralık yoksulluk sınırının uzağından bile geçemeyen milyonlar için sahur, ertesi günün açlığına antrenman yapmaktan ibaret.

Peynirin gramajı; Dilimler artık daha ince, zeytinler sayıyla..!

Çayın buharı; Evdeki tek lüks, demlikteki çayın sıcaklığı. Çünkü süt ve yumurta artık özel gün gıdası oldu.

Mahcubiyet; Bir babanın, sahurda "canım istemiyor!" diyerek yemeğini çocuğuna pay etmesi, bu yılın en gerçek iftar duası belki de.

***

Evet, Ramazan paylaşmaktır. Ama paylaşacak bir şeyi kalmayan insanın yaşadığı o mahcubiyet, bu dönemin en ağır yükü. Yoksulluk sınırı olan 101 bin liranın dörtte birine bile ulaşamayan hanelerde, bu yıl teravih çıkışı bir yerlerde oturup çay içmek bile büyük bir lüks.

Bu tablo bize şunu gösteriyor, bu yıl ülkemizde oruç tutmak, sadece dini bir vecibe değil; aynı zamanda ekonomik bir gerçekliğin zorunlu yansıması. Zenginlerin "fakiri anlamak için" tuttuğu orucu, dar gelirli zaten on iki ay boyunca tutuyor..!

Ramazan'ın ruhu paylaştıkça çoğalır derler; ancak bu yıl dar gelirlinin sofrasında paylaşılan tek şey, bir somun ekmeğin sıcaklığı ve "yarın ne yapacağız?" sorusunun getirdiği o ağır sessizlik olacak.

***

Allah’tan ülkemizde yardımlaşma ve dayanışma adına, dar gelirli vatandaşlar için iftar sofraları kuruluyor. Belediyeler, siyasi parti temsilcileri, vakıflar, dernekler, odalar, bazı kurum ve kuruluşlar ve hayırseverler Ramazan ayında iftar programları düzenleyerek vatandaşımızın yanında oluyor.

Hepsinden Allah razı olsun.

Ya onlar da olmazsa, bu millet on bir ayın sultanında ne yiyip, ne içecek?