Yeşilçam, bizleri duygulardan duygulara zıplatan, kâh güldüren kâh televizyon kapattıran, bazen ağlatıp bazen de sövdüren akıl almaz bir ütopyaydı. Bu diyarlardan kimler geldi, kimler geçti? Ne yetenekler, ne üstatlar, ne efsaneler verdi bize Yeşilçam..
Yeşilçam hayatımıza öyle bir damga vurdu ki, üstünden yıllar geçse de; Adile Teyzemizin gülüşünü, Hulusi Kentmen’in o babacan bıyıklarını, Taçsız Kral Ayhan Işık’ı, Turist Ömer; Sadri Alışık’ı, Çirkin Kral; Yılmaz Güney’i, Malkoçoğlu; Cüneyt Arkın’ı, İnek Şaban’ın insanüstü şapşallığını, en yakışıklımız Tarık Akan’ı, Deli Kadir; Kadir İnanır’ı, Dört Yapraklı Yonca’mızı (Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın) ve nicelerini hiç unutmadık...
Unutamadığımız Yeşilçam efsanelerden biri de Necdet Tosun’du. Sinema ve tiyatronun sevilen yüzlerinden Necdet Tosun’un hayat hikâyesi ve ardından iz bırakan çocuklarının dram dolu öyküsü ile birlikteyiz.
Hadi başlayalım…
Sanat dünyasında bir efsane haline gelen Tosun Ailesi, geçim sıkıntısından Yeşilçam’a uzanan zorlu yolları, kahkaha ve hüzünle dolu yılları nasıl geride bıraktı? Babalarının izinden giden iki kardeşin, sahnelerden hastane koridorlarına uzanan, derin acılarla kesişen yolları…
Ve son bir veda ile kapanan bir devrin perde arkası…
***
1926’da Balıkesir’in Burhaniye ilçesinde dünyaya gelen Necdet Tosun, çevresinde “Necdet Baba” olarak tanınırdı. 1955’te öğleleri lokantacılık, akşamları ise bir terzide çalışarak geçimini sağlardı. Kilolu ve sevimli görünüşüyle herkesin sevgisini kazanmıştı; çocukları güldürmeyi çok severdi. Askerde de koğuşun neşe kaynağıydı. Aynı yıl Burhaniye’ye gelen bir film ekibi, Necdet Baba’nın eğlenceli yanını fark etti ve ona bir filmde rol teklif etti. Parasal sorunları olan Necdet Tosun, teklifi kabul etti. Ezber yapmadan rol almak zorlayıcıydı, ama İstanbul’a Yeşilçam’a davet edilince oyunculuğuna olan güveni arttı. İstanbul’a adım attığında beş parasızdı, hatta bir süre sokakta bile yattı. Zamanla sevimli görüntüsü ve fiziğiyle aşçı, kâhya ya da komik mafya karakterleriyle tanındı.
Necdet Baba, 1960’ların başında evlendi,1963’te ilk çocukları doğdu. İlk çocuğunun hep erkek evlat olmasını istemesi yüzünden oğlunun müjdesiyle, çok mutlu oldu. Ona Erdal ismini koydular. 1967’de ise Gürdal adlı ikinci oğlu ve son çocuğu doğdu. 1971’de bir film çekimi için Almanya’ya gitti. İlk kez yurt dışına çıkıyordu ama meraklı ve heyecanlıydı. Orada film çekimi bittikten sonra kaldığı otele giderken, bir arabanın altında kaldı.
***
Hemen İstanbul’a getirdiler. Baygındı. Çocukları henüz ufaktı. Ailenin de borcu vardı. Ama ne yazık ki ilk kör talih vurdu aileye. 1971 yılında Necdet Baba’yı kaybettiler. Çocukları da yarı turnede yarı prova sahnelerinde büyüyünce, onun izinden gitmeye karar verdiler. Erdal, 18 yaşındayken Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı kazandı. Diksiyonu ve dersleri iyiydi. Dört senelik okulu üç senede bitirdi. Sonra devlet tiyatrolarında idareciliğe kadar yükseldi. Küçük kardeşi Gürdal, hiç boş durur muydu? O da sınavlara girdi ve kazandı, ama okul onu çok kilolu buldu ve derslere kabul etmediler. “Kilo ver, öyle başla!” dediler.
(Devam Edecek…)