Yaşarken kıymetini bilmedikten sonra…

09/09/2017 02:17 2224

Yaşarken bazı şeylerin kıymetini bileceksin, kaybettikten sonra ağlamanın, sızlamanın hiç ama hiç faydası yoktur insana. Bu annen, baban, ablan, kız kardeşin, erkek kardeşin, sevdiğin, sırdaşın, dostun veya arkadaşın olabilir… Hatta evinde beslediğin evcil hayvanda olabilir… Son zamanlarda değer verdiğim insanları, ebedi aleme yolcu etmenin hüznünü ve acısını yaşıyorum… Onun bu yazıyı kaleme almak istedim… İçimizde ki sevgiyi, sahiplenme duygusunu belki biraz daha ortaya çıkartırız diye düşünüyorum… Çoğu zaman yalnız başıma kaldığımda sevip de yitirdiğim insanlar gelir aklıma… Kimi zaman ağlar, kimi zaman ise, onunla geçirdiğim günleri düşünerek keşke şunu da onunla paylaşsaydım veya yapsaydım derim… Dedim ya kimi zaman ağlar, kimi zaman hoş bir tebessümle anarım geçen günleri… Onun sen adem oğlu, sevdiğine sıkıca sarılacaksın kollarınla, sımsıkı sarmalayacaksın bir sarmaşığın kolları gibi sevdiğini, sonra bu fırsatın olmayabilir, içinden geçenleri söyleyeceksin tek, tek anlatacaksın düşüncelerini, fikirlerini, hayallerini ve yapmak istediklerini… Eğer yapmazsan bir de bakmışsın ki o yok!

Bunun geri dönüşü yoktur dostlar, yaşarken bileceksin sevdiğinin, kıymetini onu kaybettikten sonra ağlamanın, feryat etmenin, başını taşlara vurmanın, karalar bağlamanın hiç ama hiçbir anlamı yoktur.

Evet, sevdiğin yanında iken hiçbir farkına varmazsın yapacağın bu hislerin ne kadar önemli ve değerli olduğunu… Hep sonra deriz, hep sonra, ne zaman sevdiğin gider, o zaman anlarız ne kadar değerli olduğunu…

Tamam yüreğiniz sıkıldı, biliyorum… O zaman daha fazla uzatmadan Türk Sinemasının emekçi insanı merhum İhsan Yüce’nin bir şiiri ile tamamlayalım yazımızı… Bir sonbahar akşamı güzelim Adana’ya kuş bakışı bakarken dinlemiştim bu şiiri, usta Mazlum Çimen bestesiyle ve merhum Mümtaz Sevinç’in kılcal damarlarınıza kadar işleyen o naif sesiyle;

 

Ekmek şarap sen ve ben

 

Ekmek şarap sen ve ben
bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine

ne diyordum arkadaş….
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini

sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak….
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi….
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum

eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün….ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu

ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş….
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim…