OSMANLI VE İKİLİ DÜZEN

05/08/2019 11:39 333

 

Tarih disiplini, geçmişte yaşananların sıralanarak(kronolojik olarak) anlatılması değildir. Bu sıralanarak anlatılanlar, tarih bilgisidir, doğrudur. Ama, esas olan, Tarih Felsefesi yapabilmektir. Yani, soru sorarak, sorgulayarak, bağlantılar kurarak Tarihi aktarmak ve anlatmaktır. Elbette, geçmişte yaşananların bilgisi, Tarih Felsefesi yapmanın malzemesidir. Yani, Tarih Felsefesi yapmak için bu malzeme şarttır ve bilinmelidir.

Konuya neden böyle girdiğimi izah edeceğim, tabii ki.

Genel kabul gören anlayışla, 623 yıl süren Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar aynı surette mi yönetildi? Aynı düzenle mi yürüdü? Çeşitli kırılma dönemleri olmadı mı?

Uzun asırlar dünyanın en güçlü ve büyük devleti olan Osmanlı Devleti’nin kırılma ve dönüm noktaları elbette olmuştur. Bugüne kadar bildiklerimiz ve genel kabul gören anlayışa göre Büyüme, Duraklama ve Gerileme gibi, aslında biraz da basite indirgeyen dönemlerden bahsetmiyorum. Daha çok ilgilenmemiz gereken, Tarih Felsefesi yaparak elde ettiğimiz sonuçlara bakmalıyız.

Osmanlı Devleti’nin hem bizim tarihimiz açısından ve hem de dünya tarihi açısından en önemli dönemeç noktası İstanbul’un tarafımızdan fethidir.

Neden?

Çünkü, bu tarihten sonra, Osmanlı Devleti’nde yeni bir sürece girilmiş oldu. O da; Saray Kültürü’nün Devletin hayatına girmiş olmasıdır. Saray Kültürü, Türk Tarihi’nde bilinen bir kültür değildir.

Peki ne olmuştur, bu kültürün devlet hayatına girmesiyle?

İstanbul; Asya’dan gelen Türk Kültürüne çok tanıdık gelmeyen bir şekle dönüşmüş, kendi içine kapanık, Anadolu Türkmeninden kopuk bir kültüre sahne olmuştur.

Yani, adeta, bir devlet içerisinde iki farklı ve birbirinden kopuk kültürün yaşanmasına sahne olunduğunu görüyoruz. Diğer bir ifade ile Osmanlı Devleti, ikili yapının varlığı ile yürüyen bir düzene girmiştir.

Çünkü, dili ayrı, yaşantısı ayrı, inancı ayrı ikili bir düzen olduğunu görüyoruz. Birkaç örnek verecek olursak;

1-Harem hayatı Türk kültüründe yoktur.

2- Arapça ve Farsça ağırlıklı bir dil ortaya çıkmış ve ona da Osmanlıca demeyi tercih eden bir anlayış, Saraya hakim olmuştur. Oysa, Anadolu, sade, çok güzel Türkçe kullanmaktadır.

Yaşanan bu kopukluğun sonunda, aslî unsur, Saray(İstanbul için) sıradanlaşmış ve diğer unsurlarla aynı ve hatta zaman zaman daha geri hale gelmiştir.

Peki, İstanbul alınmamalıydı? Bu soruya evet denebilir mi? Tereddütsüz, şüphesiz İstanbul’un alınışı uzun Türk tarihindeki en büyük gururlarımızdan biridir. Ancak, fetihden sonra yaşananlar, keşke, fetihden önceki gibi olmaya devam etse idi.

Aslında, Anadolu’daki Osmanlı Devletimizin babası sayılan Selçuklu Devletimiz için de belirli ölçülerde böyle bir ikili düzenden bahsetmek mümkündür. Özellikle, dil alanında.

Bu ikili düzen, Millî Mücadeleyi başlatan Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından da çok iyi biliniyordu. Onun için, Anadolu’da Mücadele etmeyi düşünmüş ve bu konuda sonuna kadar diretmiştir.

Dolayısıyla, İKİLİ DÜZEN anlayışına göre bakarsak, taşların daha bir yerine oturduğunu görürüz.

İkinci bir, çok önemli kırılma noktası da Kahire’deki Kutsal Emanetler’in İstanbul’a getirilişidir. Onu da aynı bir yazı konusu yapacağız.