İzgü’nün Adana’sı (2)

13/05/2019 22:09 1635

Bir önceki yazımızda, eski Adana’dan ve ona has hikayelerinden söz etmiştik.

Gerçekten de Adana ve Adana’nın kendine has özellikleri var.

İstanbul’da yaşarken yine Adanalı’lar zaman zaman bir araya gelirdik.

Benim hemşehrim olmayan ve Adanalı’ların bütün toplantılarına katılan arkadaşıma takılmıştım;

“Oğlum sen Adanalı değilsin. Çevresinden hiç değilsin. Ama benden önce koşuyorsun Adanalıların toplantılarına…Bu ne haldir?”

Verdiği cevabı ömrümce unutmadım;

“Abi, bizim başka toplantılarda, herkes bir fıkra anlatıyor gülüyoruz. Ama sizin toplantılarınızda herkes başından geçen yaşanmış şeyleri anlatıyor, fıkralardan daha komik..Onun için seviyorum sizin toplantılarınızı”

Gelelim, geçen yazıda kaldığımız yere;

Hatırlarsanız o yazıda horozuna kıravat takan “Süslü Cumali” den başlamış, gelene geçene para karşılığı küfreden “sövücü” de kalmıştık.

Yok yok…Sövücü’den sonra, yine para karşılığı tanımadığı insanlara “zort” çeken zortçular’dan da sözetmiştik.

Sıra sıcaklara gelmişti.

***

Öyle de sıcaktır ki Adana yaz günlerinde, sıcak yalım yalım fırın kapağından gelir gibi yalar geçer insanın yüzünü.

Ama Adanalı şikayet etmez sıcaktan.

Yeter ki soğuk olmasın.

Sıcaklık kışın 10 derecenin altına düştü müydü “of”,”ah”,”aman”a başlar Adanalı;

“Dondum anam dondum..Ne lan bu soğuk?”

Soğuktan şikayet edilirdi de, sıcaktan edilmezdi.

Adana’da sanki “sıcak kentin bir parçasıymış” gibi.

İmkanı olanlar yazın Bürücek, Tekir gibi yaylalara çıkarlardı.

Yoksullar da damlara.

Aman ne de çok kırık çıkık olayı olurdu.

Çatısının üzerine çaktığı oluklu çinkonun üzerine, yanında koruma duvarı olmayan damına serdi miydi döşeğini, uff keyif onun.

Ama uyku arasında canı su istedi miydi, ya da bir yanından öteki yanına dönerken  kendini damdan aşağıda bulurdu.

Olsun…Adanalı şikayetçi olmadığı sıcağa karşı böyle ufak tefek kırık çıkığa razı.

Çünkü; yazın evlerin içi cehennem, damlar yayla.

Bir de cibinlik uydurdu muydu üzerine, sivrisineklerin hepsi aç kalırdı.

Geceleri o incecik cibinliğin içine girerdi, komşularda pişen kebapların kokusu.

Ne sabahın dokuzu, ne gecenin biri, mutlaka bir köşe başında “gezgin kebapçı” olurdu, Adana’da.

Ya şalgam tutkusu.

Her gün bir bardak şalgam suyu içmezse Adanalı’nın işi rast gitmezdi.

Şalgamı öyle lık lık içmez siparişi verirken “deneli olsun” diye de tembihlerdi.

Şalgamcı önce bardağın içini kara havuçlarla doldurur, sonra da üzerini şalgam suyuyla tamamlardı.

Ne çok sever Adanalı gülü.

Bir gül kentiydi Adana o zamanlar.

Ama sarı gül.

Mayıs ayı değil, Nisan ayıdır gül ayı.

Bazı deli güller Mart’tan açar.

Her evin avlusunda tenekeler içinde sarı güller vardı.

Bu gül tutkusundan mıdır Adanalı “gülüm” der birbirine seslenirken.

Ya o”lan efendi” söylemi..

Öyle derdi Adanalı; ister vali olsun, ister en büyük müdür.

“Lan efendi müdür bey, benim sana arz edecek bir derdim var” diye başlardı söze.

Oradaki “efendi” sözcüğü saygıydı belli.

.Peki ya, o “lan?”

Lan da mutlaka içtenliğiydi.

***

O Adana’yı, çocukluğunun Adana’sını çok özlediğini söylüyor Muzaffer İzgü, yazısında.