İSLAMİ RÖNESANS  ÇABALARININ JEOPOLİTİĞİ 2

28/06/2019 14:36 431

 

İslâmi Rönesans çabalarının önde gelen düşünürlerinden İhsan Fazlıoğlu, Arka Kapak dergisinin 13. sayısına verdiği “Bir Fikri Savunmak Kolay, Bir Fikre Sahip Olmak Zor…” başlıklı röportajında bu tuzağa karşı şu uyarıyı yapıyor:

Ancak bir noktayı vurgulamama izin veriniz: İslâm medeniyeti okumalarında çizgisel ve indirgemeci olmak çok tehlikeli… Dedik ya, tarih-üstü, aşkın bir şeyden değil, zaman-mekân kayıtlı beşerî bir etkinlikten söz ediyoruz. Bu nedenle “hangi yüzyılda?” ve “hangi coğrafyada?” sorularını daima göz önünde bulundurmalıyız. Tek bir mimarî olmadığı gibi İslâm medeniyetinde tek bir düşünsel nokta da yoktur ya da tek bir mimarî anlayış ve tek bir ontoloji bulunmadığı için birleşme de tek bir biçimde vuku bulmamıştır. Meşşâî, kelâmî, İşrâkî, İrfânî ontolojiler ilk elde dört farklı ana yaklaşım… Ayrıntılarda neler var neler… Her zaman söylediğim gibi bu sorulardan önce “İslâm medeniyeti nedir?” sorusuna yanıt vermeliyiz. Daha envanteri bile doğru dürüst çıkarılmamış bir medeniyet üzerine ahkâm kesmek tehlikeli. Herkes fili tuttuğu yerden tanımlamaya çalışıyor. İslâm medeniyeti beşerî bir etkinlik olarak çok dinamik, çeşitli ve sürekli kendini yenileyen, etkileşimlere açık, canlı bir gelenek (idi) ve hâlen öyledir de…

Bu uyarı son derece haklı ve yerinde. Ancak görünen o ki, Fazlıoğlu da İslâm kültürünün yukarıda bahsettiğim ontolojik nesne olma halini hiçbir biçimde sorgulamıyor. İslâm kültür ve medeniyetinin tek renkli değil, çok renkli bir bütün olduğunu, zaman ve mekân içerisinde çeşitlilik gösterdiğini ve farklı düşünsel perspektifler ürettiğini belirtiyor Fazlıoğlu. Öte yandan bu renkli medeniyete dair sınırsız sayıda tikel sorunun öncesinde sorulması gereken soruyu, tümele dair soruyu İslâm medeniyetinin “ne’liği” sorusu olarak belirlerken, ortada herkesin bir yerinden tuttuğu tek bir filin olduğundan da şüphe etmiyor. Bir diğer ifadeyle İslâm kültürünün içinde zamana ve mekâna bağlı zengin bir çeşitlilik olduğunu, bu medenileşme hareketinin çok dinamik, etkileşimlere açık ve canlı olduğunu hatırlatırken, söz konusu farklılıkların ve canlılığın İslâm kültürünün içinde olduğunu ve bu kültürün sürekli etkileşimde olduğu bir dışı olduğunu ima eden yazar, bu medeniyet dairesinin içerisini ve dışarısını tanımlayan farkı tahkim ederek, İslâm kültürünün sayıla bilirliği varsayımını yeniden üretiyor.

Dolayısıyla ister kaba bir özcülük eğilimine kendilerini kaptırmış olsunlar ister İslâm kültürünün zaman ve mekân içerisindeki çeşitliliğine karşı bir özen ve hassasiyet göstersinler, İslâmın kadim metinlerindeki bilgi ve bilgeliğe yeniden erişme, bu kültürü yeniden yeşertme çabasına giren entelektüeller, İslâm medeniyetini belirgin düşünsel farklarla diğer medeniyetlerden ayrılan, kendi hermenötik referans noktalarına sahip bütüncül ve çerçevelenmiş bir tekil nesne olarak kavrıyorlar. Bu tekil nesne de hemen her zaman bir uzam olarak düşünülüp mekânsal bir dil içerisinde ve mimari metaforlara sıklıkla başvurmak suretiyle tasvir ediliyor. İDA’nın tanıtım filminde İslâm kültürü bir küreye benzetilerek “parçaları yeniden birleştir ve küreyi keşfet” sloganının kullanılması, sözünü ettiğimiz düşünürlerin gerek yazılarında gerekse konuşmalarında hep bir inşadan, İslâm felsefesinin sütunlarından veya odalarından ve hafızayı yeniden kurmaktan bahsetmeleri bir rastlantı değil. Burada İslâm kültürü, halen içerisinde yaşadığımız düşünsel dünyadan farklı bir yer, bir topos, İslâmi yeniden doğuş da bizi bu yere götürecek bir keşif yolculuğu olarak karşımıza çıkıyor.

Bu güçlü mekânsallığın 21. yüzyılın ilk yarısına ait daha genel bir eğilimin parçası olabileceğine dair bir fikri Bauman’ın son eseri olan Retrotopya’da bulmak mümkün. Bauman, mutluluk tasavvurlarının, More’un Ütopya’sından itibaren birkaç yüzyıl boyunca daima bir toplumsal ve siyasal sistem olarak ve belirli bir topos çerçevesinde düşünüldüğünü kaydediyor. Ancak ona göre 20. yüzyıldaki neo liberal yadsıma ile birlikte bu tasavvurların belirli bir yer ile olan bağlarının kesilmesi ve anonim uzamların çoğulluğuna tevdi edilmelerinin ardından, günümüzde bu yadsımanın da yadsınması ile Hegelci bir üçlü döngü tamamlanmak üzere. Svetlana Boym’un “küresel nostalji salgını” olarak adlandırdığı durum da Bauman’a göre ütopyanın bu çifte yadsınması sonucu ortaya çıkan bir retrotopya dönemi aslında. Burada umutlar henüz doğmamış bir yok-yere (ou-topia) değil, kaybolmuş veya çalınmış olsa da halen tümüyle ölmemiş bir önceki-yere (retro-topia) bağlanmakta. Günümüzde ortaya çıkan “geleceğe [geri-]dönüş” eğilimlerini içerisinde bulunduğumuz bir retrotopya evresinin farklı görünümleri olarak yorumlayan Bauman, neoliberal yadsımanın yadsınmasının bir sonucunun da coğrafya ile olan bağın yeniden kurulması ve geri dönüşün mekânsal bir düşünüş içerisinde, belirli bir uzama dönüş olarak kavranması olduğunu ileri sürüyor.

Devam edecek….