İSLAMİ RÖNESANS  ÇABALARININ JEOPİLİTİĞİ

27/06/2019 23:24 696

 

Yukarıda ki başlık altında, bir dostumdan gelen yazıyı, siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim…

“Devlet Destekli Bir Ölü Diriltme Ayini: İslâmi Rönesans Çabaları” başlıklı yazımda bir dizi düşünürün entelektüel gündeminde olan İslâmi Rönesans başlatma çabasından bahsetmiş, bu yeniden doğuş vizyonunun rafine bir ürünü olarak da Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından 2017’de basılan İslâm Düşünce Atlası’nı (İDA) anmıştım. Bu perspektifi, İDA’ya katkı veren araştırmacıların farklı mecralarda yayımladıkları çalışmalarından, yaptıkları konuşmalardan ve verdikleri röportajlardan da takip etmek mümkün. Ancak İDA, sözünü ettiğim düşünürleri ortak bir perspektif altında bir araya getiren bir eser olması nedeniyle, özel olarak üzerinde durulmayı hak ediyor. Özelikle de İslâm düşüncesinin kadim metinleriyle yeniden ve güncel bir ilişki kurma çabalarının ortaya bir atlas çıkarması, mekânsal düşünüşün bu çabalara ne kadar güçlü bir biçimde damga vurduğunu göstermesi bakımından önemli. Bu yazıda söz konusu mekânsal lığın sonuçları üzerinde durmak istiyorum.

İslâm dünyasının eski metinlerine geri dönülmesi gerektiği düşüncesinin dayanağını iki farklı ancak birbirleri ile ilişkili teşhis oluşturuyor. Birincisi; en az bir yüzyıldır kendi öz kültür mirasını reddederek, Batı kültürüne eklemlenmeye çabalayan Türkiye’nin, bu çabaları derin bir yabancılaşma, kültürel yüzeyselleşme ve kimlik bunalımı ile sonuçlanmış durumda. Ayrıca küresel düzeyde de, Batı kültürünün kendisi bir kriz ile karşı karşıya, kendisini yeniden üretemiyor ve içten içe çöküyor. İslâmi metinlere dönüş, bu iki soruna da bir çözüm olarak önerilmekte. Zira İslâm kültürünün, hem bizi içerisine düştüğümüz varoluşsal bunalımdan kurtaracak, hem de Batı’nın çıkmazını aşabilecek bir alternatif medeniyet tasavvurunu üretme kapasitesine sahip olduğu düşünülüyor. Bu iki teşhisi ve çözüm önerilerini İDA’dan takip etmek mümkün. Eserin sunuş yazıları bölümü editör İbrahim Halil Üçer’in “önümüze serili, fakat birbirinden koparılmış birçok maddî ve manevî öğeye dair giderek yabancılaşmaya varan şaşkın bakışlarımız” tespitiyle açılıyor. Ancak İslâm kültürünün yeniden keşfinin sadece bizim yabancılaşmaya varan şaşkınlığımıza değil, bütün insanlığın sorunlarına bir çözüm olduğunu, Lütfi Sunar’ın sunuş bölümünün sondan bir önceki yazısını “bugünkü beşeri kopuş ancak İslâm medeniyetinin oluşturduğu vasat ile aşılabilir” diyerek kapatmasından anlıyoruz. Sunuşun son yazısında Tahsin Görgün’ün yazdığı kapanış cümlesi de, en az Sunar’ın ki kadar iddialı: “Geçmişte Müslümanların dünya tarihindeki konumlarının mahiyetlerine uygun bir şekilde araştırılarak ortaya konulması, insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunların hallinde Müslümanların tecrübesini dikkate almanın kaçınılmaz olduğunu da göstermektedir.” Görüldüğü üzere bu yazılarda işlenen ortak bir tema, İslâm kültürünün hem Batı kültüründe asimile olmaya teşne olan biz’in kimlik sorununa hem de küresel düzeyde Batı kültürünün insanlığı karşı karşıya bıraktığı sorunlara bir çözüm sunduğu fikridir.

Dikkat edilirse bu teşhislerin ve çözüm önerisinin altında kültürlerin sayılabilir şeyler olduğuna dair bir varsayım yatar. Birbirleri ile ilişki kurabilseler dahi, kültürler farklı toplumlara, tarihlere ve coğrafyalara ait, son tahlilde özgün kendiliklere sahip şeyler olarak düşünülürler. Tam da bu nedenle bu İslâmcı Rönesans çağrıları kültürleri birbirlerinin ikamesi olabilen, birisinin girdiği çıkmazı bir diğerinin çözebileceği ontolojik nesneler olarak çağırır. Dahası bu kültürler, biz onları unutsak dahi kolay kolay yok olmayıp, âdeta bizim onların farkına varacağımız zamanı beklerler. Örneğin; sözünü ettiğimiz düşünce atlasını hazırlayan İlmi Etüdler Derneği Başkanı Süleyman Güder’in İDA’daki takdim yazısı, İslâm ilim geleneğine kendisiyle irtibata geçilecek bir nesne olarak atıf yapıyor. Bu varsayımın güncel antropoloji ve sosyoloji yazını açısından son derece sorunlu görünen bir özcülük eğiliminin kaba bir örneği olduğu açık. Üstelik İslâm kültürüne atfedilen özün mutlak üstünlüğüne dair bir iddia, bu özcülüğü daha da sorunlu kılıyor. Bu iddiayı da aynı takdim yazısından örneklendirmek gerekirse; İslâm düşüncesinin gerilediğine ve zayıfladığına dair her türlü düşüncenin anlamsız olduğunun bugün daha da iyi anlaşıldığını ileri süren Güder, bu tezini şöyle gerekçelendiriyor: “Zira, İslam dininin mensuplarına yüklediği hayat ölçüleri ve aslî metafizik ilkeler yaşadığı müddetçe, bilhassa bilgi ve düşünce üretiminde herhangi bir inkıta, inkıraz ve izmihlalin yaşanmasının eşyanın tabiatına aykırı olacağına inanmaktayız.”

İslâm kültürüne böyle mutlak üstün bir öz atfedilmesi, başka sakıncaların yanı sıra, İslâm kültür tarihinin bu özün kendi kendisini gerçekleştirmesinin tarihi olarak kavranmasına neden olarak ortaya son derece indirgemeci ve tekdüze bir anlatı çıkartabilir.

Yarın devam edeceğiz..