İSLÂMİ RÖNESANS ÇABALARININ JEOPOLİTİĞİ 5

03/07/2019 20:00 439

Tam bu araçsal yaklaşımdan ötürü, İslâmi Rönesans çabalarının meşruiyetine dair en ikna edici söylemler, mevzu bahis olanın milletler arası bir savaş olduğuna ve bu savaşı kazanabilmek için tarihimizi ve kültürümüzü yeniden keşfetmek zorunda olduğumuza dair ifadeler. Fazlıoğlu’nun sosyal medyadan aktardığı ve takipçilerince çokça beğenilen bir deyiş bu perspektifi özetliyor: “‘Bir milleti bir kez yenmek için, onunla savaşın. Ancak, o milleti sürekli yenme hazzını yaşamak istiyorsanız o milleti kendi tarihi önünde küçük düşürün.’ Biz kendi tarihimiz önünde [hem de aydınlarımız tarafından] küçük düşürülmüş durumdayız...”

Bu jeopolitik eğilimlerin bir nedeni de kuşkusuz Müslüman çoğunluğun yaşadığı toprakların iki asırdan uzun bir emperyalist saldırı geçmişine sahip olması. Ancak bu tarihin yarattığı yaralı bilinç Batı’nın jeopolitik eğilimlerinin devralınmasını teşvik ederken, Batı düşünce tarihindeki en kıymetli fikirlerden birisi olan siyasallığın imkânını tüketiyor. İslâmi rönesans jeopolitiğinin içerisinde politik olana dair bir şeyler aramak beyhude. Savaşın ve mekânsal bir iktidar mücadelesinin tahakkümünde kurulmuş bu dil içerisinde politika, çeşitli iktidar stratejilerinin ve idari bilginin ötesinde bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla kültürel olanın jeopolitik bir mekânsallık çerçevesinde kavranması, aslında düşüncenin apolitize edilmesi anlamına da geliyor. Aksiyomatik bir öze atıfla tanımlanarak ontolojik bakımdan güvenceye alınan kültürel mekân, rasyonel bir sınıflandırma ile farklı önem düzeyinde parçalar halinde parselleniyor ve koruma altına alınıyor. Politik olanı jeopolitik olan lehine tasfiye eden bu yaklaşımın kaçınılmaz sonucu, her türden toplumsal ve kültürel değerlendirmelerin de politik bir mercek yerine teknokratik bir mercekle yapılması oluyor. Böylece İslâm düşüncesi artık doğal yerlerine konulmayı bekleyen parçalardan müteşekkil bir küre halini alırken, İslâm kültür hanesi de ortak yaşamın ortak kararlarda belirlendiği bir kamusal alana değil, çözülmesi gereken ev içi sorunlardan ve kimi hastalıklardan mustarip bir sığınağa dönüşüyor. Jeopolitik düşünce ile öjeni heveslerinin tarih boyunca süregelen beraberliği de düşünüldüğünde hastalık, kirlilik, tedavi gibi öjenik temaların zaman zaman İslâmi rönesans çabalarının dilinde karşımıza çıkması hiç şaşırtıcı değil.

Ne var ki İslâm kültürünü mekânsal bir düşünüş içerisinde parsellemek ve çevresine savunma duvarları çekmek umulanın tam aksi bir sonuç üretecektir. Zira kültürel tartışma havzaları aslında kendilerini sürekli yeniden tanımlayıp çoğulluklarını koruyarak var ederler. İslâmi düşünürlerin çoğu zaman tekil bir küme olarak düşünüp “Batı kültürü” diye çağırdıkları ve araya mesafe koyarak takip ettikleri düşünsel alanın esprisi tam da tek bir kültür olmayışındadır zaten. Muğlak sınırlara sahip bu “Batı”, kendi antitezini de içeren bir düşünsel atmosferin, insanlığın ulaştığı hem en dip noktayı hem de en zirve noktayı içeren bir karmaşık yumağın adıdır. Buna tezat oluşturacak bir biçimde İslâm kültürüne değişmeyen bir öz atfedilmesi, onu güncelle ilişkilendirmek için giderek daha zorlama yorumlara muhtaç olunmasına yol açacaktır. Jeopolitiğin günden güne daha az açıklayıcı olduğu bir akışkan uzamlar çağında, kültürel olana iki asır öncesinin savaşkan jeopolitik diliyle yaklaşmanın verdiği teorik sığlık arzulananın tam tersi bir sonuç doğuracaktır. Geçtiğimiz aylarda gündeme gelen mütedeyyin orta sınıf ailelerin çocukları arasındaki deizm eğiliminde, İslâm’i kültüre dönük devlet destekli entelektüel ilginin böyle vulgar bir kuramsal çerçeveye oturtulmasının ne derece payı olduğu üzerine de bu bakımdan ayrıca düşünmek gerekir.

SON SÖZ : ZAMAN SANA DEĞİL, SEN ZAMANA UYMALISIN…’’