İSLÂMİ RÖNESANS ÇABALARININ JEOPOLİTİĞİ 4

02/07/2019 14:34 399

Öyle ya, İslâm kültür uzamının yalnızca sütunları ve odaları yoktur. Aynı zamanda kaleleri, duvarları ve surları da vardır. Bu savaşkan dilin yoğun bir biçimde kullanıldığı bir örnek olarak TRT Diyanet kanalında yayınlanan “Sözün Özü” programının 91. bölümü izlenebilir.

İbrahim Halil Üçer ile Ömer Türker’in birlikte hazırladıkları programın bu bölümünde konuk İhsan Fazlıoğlu’dur. İDA’ya önemli katkılar vermiş bu üç isim, sohbetin kimi yerlerinde âdeta kültürler arasındaki bir savaşın taktik ve stratejik düzeydeki analizini yaparlar. Örneğin programın bir noktasında bize dayatılan varlık tasavvurunu ve gerçeklik anlayışını sorgulamazsak mevcut saldırıların bir süre sonra “iç kaleye” yöneleceği uyarısını yapan Fazlıoğlu, buradan hareketle entelektüellere bir keşif ve gözetleme unsuru muamelesi yaparak “saldırının geldiği noktayı işaret etme” görevi tevdi eder ve “saldırının geldiği noktaya duvar örmelerinin” onların boyunlarının borcu olduğunu belirtir. Buna bir ekleme yapan Türker ise bu jeopolitik dili, ev tasavvurunun örtük olarak ima ettiği cazibe ile birleştirerek, medeniyetlerin bir “mahremi” olduğunu ve bugün tam da bu mahremin işgale uğradığını belirtir. Fransız Devrimi eleştirisinde Burke’ün Marie Antoinette’nin bedenine yaptığı erotik bir vurguyu ve devrimi o mahrem bedene uzanan eller olarak estetize etmesini andıran bu açıklamasında Türker, “mahremiyeti işgal, saldırılan kişide lakayıtlık doğurur” diyerek de izleyicileri ikaz eder.

Benzer bir jeopolitik dili, İslâm kültürünü yeniden keşfetmenin öneminden bahseden başka yazarlarda da görmek mümkün tabii. Örneğin Mardin Artuklu Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüten Ahmet Ağırakça’nın Fikriyat gazetesinde çıkan “İslam Medeniyetinin Yeniden Dirilişi” başlıklı yazısı, İslâm medeniyetinin nasıl ve hangi anlayış içerisinde yeniden dirildiğini uzun uzun anlattığı pasajlardan sonra, sıkı bir jeopolitik vizyon ile sona erer:

Allah'ın izniyle bu zihinle, bu anlayışla, bu heyecanla eğer biz çalışmalarımızı sürdürürsek ülkemizi, topraklarımızı en güzel şekilde korur ve kalkındırırız, büyütürüz. Ortadoğu'yu hatta yeniden Rumeli'yi ve Orta Asya'yı kurtarma imkânını yeniden bulmamız bununla mümkündür. Biz Osmanlı hinterlandının önemli bölgelerini maalesef bu son yüz yılda kaybetmiş durumdayız: Bu bölgeler bugün Rusya'nın, ABD'nin ve Avrupa'nın hegemonyası altındadır, buna rağmen orada da yine hala Müslüman bir ruh ve nefes vardır. Buhara'ya Semerkant'a, Saray Bosna'ya, Üsküp'e, Gümülcine'ye gittiğiniz zaman, kendinizi Fatih'te İstanbul'da veya Bursa'da hatta Diyarbakır'de zannedersiniz. Biz oralara da aynı şekilde tekrar yeniden bir ruh üflemek durumundayız.

Görüldüğü üzere İslâmi rönesans çabalarının mekansallığı jeopolitik bir dile teslim olmuş durumda. İslâm kültürü, yalnızca kendisine geri dönmemiz gereken değil, aynı zamanda hayati bölgelerini savunmamız gereken bir topos. İslâm kültür ve düşünce tarihine dair tartışmalar da jeopolitiğin güç ve savaş dilinin gölgesi altında ele alınıyorlar. Burada İslâm kültür tarihine dair yapılan çalışmalar, bilgi olmak bakımdan değerli olmaktan çok, bir savunmanın taktik ve stratejik hamleleri olmaları, iç kalelerde açılan gedikleri örtmeleri, mahreme erişimi engellemeleri ve kaybedilen toprakları geri kazanma potansiyelleri bakımından değerliler. İslâm düşüncesine dair ilgiyi araçsallaştıran bu vasat içerisinde bilimsel çalışmalar da, üretecekleri bilginin entelektüel kıymetinden ziyade bu yolla tahkim edilecek kolektif kimliğin sağladığı ontolojik rahatlık sebebiyle teşvik ediliyor.

Yarın devam edecek…