İSLÂMİ RÖNESANS ÇABALARININ JEOPOLİTİĞİ 3

01/07/2019 06:34 420

Tartışmaya açtığım İslâmi yeniden doğuş çabalarında, hakim olan söylem biçimi, bu bakımdan ütopyanın bu çifte yadsınması aşamasıyla uyum içerisinde. Zira İslâm dünyasının eski metinlerine dönük artan entelektüel ilgi, unutulmaya yüz tutmuş olan bir uzamın yeniden keşfi olarak sunuluyor.

İslâmi yeniden doğuş çabalarının uzam tahayyülüne yeniden dönersek, bu uzamın kapsayıcı, kapalı ve topolojik bakımdan sınırsız olacak şekilde tasvir edildiğini görüyoruz. Kadim metinlerin yeniden okunması ve İslâm kültür mirasının diriltilmesi yoluyla kendisine dönülecek olan topos hemen her zaman kapalı ve kapsayıcı metaforlarla tasvir ediliyor. Örneğin Fazlıoğlu’nun Arka Kapak dergisinin 16. sayısı için yazdığı “Ayık Olan Dik Durur, Dik Duran Yürür, Yürüyen Yol Alır” başlıklı yazıda her medeniyet, içerisinde yaşayanlara soluklandıkları bir “bilgi ve değer çanağı” (vurgu bana ait) olarak tarif edilmekte. İbrahim Halil Üçer de İDA’yı konu alan “Kültür & Tarih Sohbetleri” adlı programda yaptığı konuşmada, İslâm kültürünü oluşturan parçaları anlamlandırmak için tüm tekil düşüncelerin içerisinde konumlanacağı bir tümel düşünce mekânı yaratmanın önemine dikkat çekerken, bir ev fikri oluşturmanın gerekliliğinden bahsediyor. Her iki mekânsal metafor da kapalı, güvenli ve içerisindeki bireyin etrafını sararak onu koruyan hacimlere işaret ediyor. İslâm kültürünün topos’u, özgürlüğün ve sonucu kestirilemez diyalogların yeri olan, açık bir kent meydanı olarak değil, esirgeyen ve kimliklendiren bir kapalı hacim, içerisinde barındırdığı çeşitliliklere belirli odaların tahsis edildiği bir hane olarak düşünülüyor. Hane ve çanak benzetmelerinin bir adım ötesine geçildiğinde ise İslâm kültürü bu kez başlı başına bir dünya, bir küre halini alıyor. Ancak İDA’ya katkı sunan yazarların sıklıkla kullandıkları “İslam Düşünce Küresi” ifadesinde ve İDA’nın tanıtım sloganında karşımıza çıkan bu benzetmenin, İslâm kültürünü yalnızca kürenin üç-boyutlu kapsayıcı kapalılığı ile özdeşleştirdiğini düşünmek yanlış olur. Küre benzetmesi aynı zamanda İslâm kültürünü iki boyutlu küresel yüzeyin topolojik sınırsızlığıyla özdeşleştirir. Burada sınırsızlık, sonsuzluktan farklı olarak, kürenin yüzeyinde hangi yöne ve ne kadar ilerlerseniz ilerleyin, kürenin yüzeyinin bitip bir başka yüzeyin başladığı herhangi bir sınıra ulaşamamak anlamındadır. Küre bu bakımdan sınırsız ve kapsayıcı bir yüzeydir ve onu terk etmek ancak bir başka yüzeye sıçramakla mümkündür. İslâm düşüncesinin de bir küre veya dünya olarak tasavvur edilmesi, özellikle bu sınırsızlık iması bakımdan çarpıcıdır. İslâm kültürü içerisinde farklı zamanlarda ve mekânlarda karşımıza çıkan zengin bir çeşitlilik ve birikim vardır ve bu zenginlik, onun içerisinde yaşayanlara geniş bir hareket imkânı sunar. Ne var ki tümüyle kendine özgü hermenötik referans noktalarına sahip bir bütün olarak bu İslâm küresi sınırsız bir yüzeydir. Onu tümüyle terk etmeyi göze almaksızın bir başka kültür küresine geçmek, onunla bir başka kültür arasında bir senteze ulaşmak imkânsızdır. İslâmi yeniden doğuş çağrıları da sınırları olmayan bu İslâm küresine dönecek sıçramayı yapmayı teklif ederler.

İslâm kültürünün böyle bir koruyucu ev ve dünya (geo) olarak düşünülmesinin en önemli sonucu; bu İslâmi yeniden doğuş çabalarının jeopolitik dile kolaylıkla teslim olmasıdır. Nitekim sözünü ettiğimiz entelektüeller, İslâm kültürünün gerilemesinin tarihinden ve yeniden bu kadim metinlerin değerini keşfetmenin öneminden bahsederken, sıklıkla militarist benzetmelere başvurur, savaşkan bir dil kullanırlar.

Yarın devam edeceğiz…