Hatay Meselesi ve Atatürk’ün son günleri (2)

30/01/2019 22:50 789

 

(Pazartesi Günü’nden devam)

24 Mayıs 1938 Adana.

Tren istasyona yaklaşırken içini bir hüzün kaplamıştı.

Güzel Adana’ya önceki gelişlerini hatırladı.

Ekim 1918’de bir Osmanlı subayı, Ağustos 1920’de işğal güçlerine baş kaldıran bir isyancı, Mart 1923 de ise Cumhuriyetin Kurucusu olarak gelmişti.

Şimdi; sınıra yığdığı 30 bin kişilik ordusunun başında Dünya’ya meydan okumak için oradaydı.

Tüm gün dinlenmesi gereken bir hasta, Tarusus’ta, Mersin’de 4 saat ayakta dimdik, “geçit resmi” yapan askerlerini izlemişti.

Etrafındakiler onun için endişeliydiler.

Çok yorgundu.

Bu sıcak Adana gününde; emir verilir verilmez Hatay’a girmeye hazır piyade ve  topçu birlikleri geçit törenine başladılar.

Her şey Fransız’a gözdağı vermek içindi.

Ateşi vardı, vücudu yanıyordu, ama zayıflık gösterecek an değildi.

Uzun uzun geçti askerler; tüm Dünya’ya meydan okurcasına.

Geçit resminden sonra, otomobilinin yanına doğru geldi.

Bir şey diyecek oldu, fakat diyemedi.

Dudakları kurumuştu.

Yüz hatlarında keskin ve acı ifadeler vardı.

Sanki uzak bir alemin hatıralarına dalmış haldeydi.

Vagonuna dönecekti.

Biraz düşündü.

Sonra döndü yaveri Salih Bozok’a,

“Salih” dedi “Bir kez daha Adana’yı gündüz gözüyle görelim”

O duraksama anında, belki de hastalığının dönüşü olmadığını, bir kez daha Adana’yı göremeyeceğini anlamıştı.

5 Eylül 1938.

Gövde gösterisi işe yaramıştı.

Temmuz ayında Türkiye’nin baskıları sonucu Fransız askeri 2 bin 500 Türk askerinin Hatay’a girmesine izin vermek zorunda kalmıştı.

Fransa geri adım atmıştı.

Hatay halkı göz yaşları içinde askerleri karşılamış, tüm Türkiye bayram yapmıştı.

Mustafa Kemal ise bu zaferi  sağlığıyla ödemiş ve vasiyetini hazırlamıştı.

26 Eylül 1938

Bedeni sürekli güç kaybediyordu.

Karnındaki şişlik giderek artmıştı.

Izdıraba artık dayanamamış, karnındaki şişlik bir operasyonla alınmıştı.

Fakat; birkaç gün sonra Atatürk, ilk kez komaya girmişti.

Günler geçmiş bu komayı da atlatmıştı.

Ve 29 Ekim için Ankara’ya gitmek istiyordu.

Kurduğu Cumhuriyetin doğum gününü hasta yatağında geçiremezdi.

“Ankara’ya gitmeliyim. Ne olacaksa orada olsun” diyordu.

8 Kasım 1938.

Tedaviler fayda etmiyordu.

Ulu önder, yatağından çıkamıyordu.

Şiddetli bir rahatsızlıkla mücadele ederken, Hasan Rıza bey’e “Saat kaç?” diye sormuştu.

Hasan  Rıza bey “Saat 7 efendim” diye cevap vermişti.

O son anlarda hala bilinci açıktı.

Belki çocukluğunu, belki de o güzel yüzlü annesini hatırlıyordu.

Defalarca halkı için ölümden dönmüştü.

Ama biliyordu ki; her insan eninde sonunda ölecekti.

Son anlarında belki de “Nas Suresi”ndeki “Onlar meleklerin, size selam olsun, yapmış olduğunuz işlere karşılık cennete girin, diyerek tertemiz olan  canlarını aldıkları kimselerdir” mealindeki ayeti düşünüyordu.

Neşet Ömer bey onu muayene ederken, bir an duraksadı.

Sanki beklediği biri gelmiş, ona selam vermişti;

“Ve aleyküm selam” diyerek gözlerini kapattı.

Mavi gözlü sarışın adam, ölümsüzlüğe doğru uçup gitti