Hatay Meselesi ve Atatürk’ün son günleri(1)

28/01/2019 14:48 863

 

Ocak 1937, İstanbul.

Fahrettin Paşa, davet edildiği Park Otel’e varıp, hemen hızlı adımlarla, Cumhurbaşkanının bulunduğu odaya yöneldi. Mustafa Kemal Atatürk’ü, defalarca cephede birlikte çarpıştığı komutanını iyi bilirdi.

Anlamıştı, canı çok sıkkındı.

Terliydi…

Odanın balkonuna çıkmış dalgın gözlerle Marmara’yı seyrediyordu.

“Paşa biliyormusun ki ben, Cumhurbaşkanlığını bırakıp Hatay’a çete reisi olacağım”

Fahrettin paşa, önce onun şaka yaptığını sandı.

Gülecekti ki, dönüp gözlerindeki  bakışı  görünce işin ciddiyetini anladı.

Türk toprağı Hatay, Fransızların elindeydi.

Onu tekrar vatana bağlamaya yemin etmişti.

Tüm ülkeyi savaşa sokmaktansa,Toroslar’da bir direniş başlatıp Hatay’ı Fransızlardan almayı düşünüyordu.

Gerekirse dağa çıkacak, Hatay’dan Lübnan’a kadar emperyalist Fransızlara karşı isyanı başlatacaktı.

Fahrettin paşa anladı ki, o anda karşısında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı değil komutanı Mustafa Kemal Paşa vardı.

Heyecanla planlarını anlatıyordu.

O anlattıkça Fahrettin Paşa endişelenmeye başladı.

Mustafa Kemal 15 yaşında askeri üniformasını giymişti.

Libya’da çarpışırken gözüne giren kireç parçası, Çanakkale’de kalbini hedef alan kurşun, sıtma, iki kalp krizi, difteri, hatta idam fermanları  canını alamamıştı.

Şimdi yorgun vücuduyla, ne yapıp edecek alacaktı Hatay’ı.

Canı pahasına bile olsa.

Aralık 1937.

Fransız Ordusu, Hatay’daki bir takım kutlamaları bahane ederek müdahalede bulunmuştu.

Hatay’da Ermeniler’e silah dağıtan Fransız memurları, Antakya “Halkevi” ni basmışlardı.

Hükümet konağında bir Türk Gencini öldürdükleri haberi gelirken, Atatürk Ankara’da Suriye Başbakanı ile görüşüyordu.

Mesajı netti.

“Tüm İslam alemi gibi Suriye de bağımsız olacaktır. Ancak Fransa buna mani olursa söz veriyorum, gerekire Suriye’ye gireriz. Bu mesele benim için bir namus meselesidir”

Ocak 1938.

Halsizdi, burnu kanıyor, bacağında illet bir kaşıntı geçmek bilmiyordu.

Sabahlara kadar süren toplantıların yorgunluğunu atmak için Yalova’da dinlenirken, doktoruna muayene oldu.

“Siroz” tanısı koymuştu doktor.

Ama arkasından da telkin edici sözler söylemişti.

Mustafa Kemal ise Fransızca bir tıp sözlüğünü eline almış, hastalığının gerçek boyutunu öğrenmişti.

“Günlerim sayılı” dedi kendi kendine.

Daha kötü bir zaman olamazdı.

Bir yanda Hatay meselesi, diğer yanda Avrupa’da yaklaşan büyük savaş.

O yüzen Dünya’ya zayıflık değil, güç göstermesi lazımdı.

Mart 1938.

Celal Bayar’ın ısrarı ile Avrupa’dan doktor getirildi.

Ona göre hastalığın durdurulması mümkündü.

Reçete ise çok açıktı.

Günde 12 saat dinlenmesi gerekiyordu.

İçki, kahve, sigara yasaktı…

Çalışmamalıydı.

19 Mayıs 1938.

Fransız gazeteleri tüm Dünya’ya “Mustafa Kemal hasta, artık hiçbir şey yapamaz” haberleri geçiyordu.

Açık açık “Lideri hasta Türkiye, Hatay’ı alamaz” diyerek bir meydan okumaydı bu.

Yoğun ısrarlara rağmen Atatürk dinlenmeyi bırakıp,”Gençlik ve Spor Bayramı” etkinlikleri için stadyuma gitti.

Saatlerce gösterileri izledi.

Tüm yorgunluğuna rağmen, doktorlarının istirahat etme ricalarını reddedip, ani bir kararla trenle Mersin’e geçti.

Hatay’ın yanı başındaki Mersin, Tarsus ve Adana’da Dünya’ya vermesi gereken bir mesaj vardı.

(Değerli okurlar; yerimizin darlığı nedeniyle, yazının devamını  3 gün sonra –Perşembe- yayınlayacağız.