GÜÇ ve İKTİDAR 3

18/10/2019 14:11 457

Sonuçta bir tarafta dışsal baskıya, diğer tarafta kendi içsel baskısına maruz kalan erkek, kendini belirli sınırlarda harmanlamaya çalışır.

Var olan tabloda modern hayatın kadın ve erkeği bölünmüş alanlarda yeniden inşa etmeye çalıştığını görüyoruz. Çünkü duygusal kontrolün zayıflamasıyla birlikte, geleneksel erkek kimliğinin zayıflaması söz konusudur ve modern hayat, geleneksel erkekliği öldürmektedir. Bunun sonucu olarak, bugün klasik güç algısından uzaklaşmış erkeği görüyoruz. Son kertede duygularını saklayan, duygularından koparılmış ve aynı zamanda duygusal rezervlerini artırma çabasında bir erkeklik krizi karşımızdadır. Buradan hareketle, ideal erkeği yaratma çabasının modern hayatın bütün katmanlarına sirayet ettiğini söylemek mümkün. Diyebiliriz ki, güç yanılsaması karşısında kafası karışan erkeğin, erkeklik algısı sarsılır ve bunun doğal bir yansıması olarak kendi gerçekliğini, duygusallığını öteleyen, merhamet ve şefkat duygularını bastıran, aklını öne çıkaran, kırılganlığı dışlayan bir profilin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Evet, bizim kültürümüzde güç, erkeğe has bir kavram olarak anlam bulsa da kim daha fazla güç peşinde koşturuluyor ise, toplumun beklediği gibi olmaya daha fazla mecbur bırakılır. Gerek pratik yaşantımızda gerekse edebiyat tarihinde böyle birçok hikâye ile karşılaşmamız mümkün.

Hakiki manada güç, dünyadan sıyrılarak kazanılır…

Kadının güç kazanımının ise, kendi ayaklarının üzerinde durmasına, evlenip eş ve anne olmasına, hatta erkek çocuk doğurmasına, kocasının eline bakmama, ekonomik özgürlüğe ulaşma ve kariyer yapması durumunda sağlanabileceği telkin ediliyor. Bununla birlikte yeni dünya tasavvurunda fit bir bedene sahip olan, güzelliğini her daim muhafaza edebilen, süper anne, süper eş, süper sevgili, süper arkadaş olabilen kadın, ancak güçlü kategorisinde tanımlanıyor. Diğer tarafta toplum nazarında kariyer edinmiş, ekonomik özgürlüğe ulaşmış, yüksek eğitimli ancak evlenmemiş ve anne olmamış kadın ise güçsüz kabul edilir. Görüldüğü gibi güçlü olma, sadece maddi imkânlara sahip olmayı değil, toplumun kadına ve erkeğe biçtiği rollerin hayata geçirilebilmesine endekslidir. Bir başka örnekte kadın, kamusal alanda güç ve başarıya ulaşmada dişiliğinden ödün vererek yani "erilleşmek" suretiyle erkek dünyasında var olabileceği, böylelikle gücü elinde tutmayı sürdürebileceği telkinine muhatap oluyor. Elbette 1980'lerde başlayan kadın hareketinin etkisiyle kadının kamusal alanda daha fazla görünür olmasının başarıya ve güce ulaşmada etkisi hiç kuşkusuz ki yadsınamaz. Fakat ataerkil toplumun normları, kadının dişiliğini var olan şekliyle muhafaza ederek yükselmesini engelliyor; dişiliği ancak eril olanın nazarında bir arzu öznesine dönüştürmek suretiyle kamusal alanda, iş ve siyaset hayatında varlığını görünür kılabiliyor. Nitekim kadın yöneticiler ve siyasetçilere yakından bakıldığında beden, davranış, tutum ve düşünce kalıplarında sert, katı, hırslı, agresif, tutarsız, acımasız, asabi ve sonuç odaklı tutum sergiledikleri, kısaca toplumsal olarak dayatılan eril göstergeler kolayca görülebilmektedir. Buna gerekçe olarak üretilen; "İş dünyasının şartları veya profesyonellik bunu gerektiriyor" söylemi ise, sadece bir yanılsamadan ibarettir. İşte bu aynı zamanda insani yönün törpülenmesi anlamına gelir ki, zira ne kadınlıktan ne de erkeklikten vazgeçerek, insani yönün ortaya konulması pek mümkün değildir. Şimdi bütün bu sürece bakıldığında, eril güç ve başarıyla birlikte haz odaklı egonun tavan yapması sonucunda maddenin yani gücün merkezde olduğu bir hayat tarzında çatışma, her iki cins için de kaçınılmazdır. Oysa pratik hayatımızdan da tecrübe ettiğimiz gibi hazzın ve gücün peşinden koşmak insanı mutsuz edecek derecede büyük bir yanılgıya sebep oluyor.

Son tahlilde insanın güç, kuvvet imajına koşullanması ve her alanda güçlü olma arzusu, hem kadını hem erkeği yönetir. Ve bu zorunlu koşullanma, karşı konulmaz bir şekilde "gerçek erkek" ile "doğru kadın" kalıplarını üretir. Nihayetinde bizi giderek biricikliğimizden, özden diğer deyişle, gerçek kimliğimizden uzaklaştırmakla kalmaz, sonunda kendiliğimizi yok etmeye kadar götürebilen bir alan sunar. İşte her an güçlü olunamayacağı, gücün dikte edilmediği, güç imajı koşullanmalarının dışına çıkıp, sadece güce eşit oranda ve kimi zaman farklı mecralarda ihtiyacı olan varlıklar olduğumuzla yüzleşebilmeli, varlığımızı onarabilmeliyiz. Tam da bu noktada insani olandan aldığımız gücün farkına varabilmeliyiz. Özetle kadın yahut erkek, dünya üzerinde gücü elinde bulundurmak adına her neye sarılırsa sarılsın, o arayışı hem kendini güçsüz bırakma hem de çetin bir imtihan olma riskini taşır. Bunun en büyük göstergesini güç duygusuyla zirveye ulaşacağına inanılan haz duygusunda veya güçlü olmayı varoluşsal bir sorun olarak değerlendiren kadın ve erkeğin, kendini tahrip etmesinde görüyoruz.

Temelde gücü elinde bulundurma isteğinin insanın anlam arayışı ile yakından ilişkisi vardır. Ne var ki hakiki manada güç, ancak ve ancak dünyevi olandan uzaklaşılarak daha büyük bir dayanak noktasına müracaat ile kazanılabilir. İnsan kendi potansiyelinin farkına varabildiği, neye güç yetirebileceğini, neleri yapabileceğini, en önemlisi de mutlak güçlünün kim olduğunu bilebildiği ölçüde güçlüdür. Diğerini ezebildiği oranda değil! Dolayısıyla insani donanımların farkında olan eksi ve artılarını görebilen, bununla kendi varoluşunu kabul eden kadın ve erkek, insani yönüyle daha barışık bir kimlik ve dünya inşa edebilecektir.

SON SÖZ:’’GELECEKTE UMUT VARSA, GÜNÜMÜZ DE GÜÇ VARDIR.*John Maxwell*