GÜÇ ve İKTİDAR 2

17/10/2019 07:11 418

 

Peki, bu ne anlama gelir? Bundan önce güce sahip olmanın insan açısından varoluşsal bir gerçek olup olmadığı, insanın âlem tasavvurunda temel hareket noktasını nereden aldığı bilgisine yönelmekte fayda var.

Elbette ki gücü, başta devlet, hükümet olmak üzere, kurum, kuruluş ve kişi düzeyinde ayrı ayrı ele almakta fayda vardır. Güçlü devlet, güçlü iktidar, güçlü şirket, güçlü insan gibi…

Örneğin insanı ele alacak olursak;

Güçlü insanın, bazı karakteristik özellikleri vardır. Bunlardan belli başlı olanlarını detaya girmeden, şöyle sıralayabiliriz:

1. Tanrı’nın verdiği güç… Şüphesiz ki yaratıcı, her canlıya, her insana, farklı farklı özellikler bahşetmiştir. İnsanın kendini tanıması, sahip olduğu özellikleri keşfetmesi, bir güçtür…

2.Konsantrasyon, odaklanma ve inanç, inanma…Bunun için çaba gösterme, istek ve arzularımıza nasıl kavuşuruz düşüncesi…

3.Bilinç altı gücü… bilinçaltı sınır tanımaz. Sınırsızdır. Hırsı, azimli olmayı, hayal etme gücünü verir. Çünkü insani ne düşünüyorsa odur.

4. Kararlılık…. İrade gücü, pes etmeden inanarak, ertelemeden, üşenmeden, vazgeçmeden ısrarla takip etmek, elde etmek için çaba sarf etmektir.

5. Güçsüzlüğün gücü… İnsanın şu hayatta bazı yönleri vardır, güçlü, bazı yönleri de güçsüz. Örneğin: sağ kolumuz güçlü iken, genel de sol kolumuz güçsüzdür…Bir konuda güçlü iken,  bir başka konuda güçsüzdür… İşte tek kollu şampiyon bunun için örnek verilmişti. Bazen o güçsüzlük, size güç verir…

Güçle gelen mutluluk, yalnızlaşmaya gebedir.

Evet, insanlık tarihinde güç arayışı çok temeldir ve bu arayışın en önemli tetikleyicisi, kendini güvende hissetme duygusudur. Gücü katlayabildiği oranda kendini güvende hisseden insan, sırtını tamamıyla güç kazanımına dayar. Gücü elinde bulundurma çabası çoğunlukla diğerine karşı tahakkümü, baskıyı ve otoriteyi beraberinde getirir; çünkü güce sahip olmanın göstergesi, öteki üzerinden görünür kılabilmekten geçiyor. Güç adına yaşanan bütün zorluklar esasında mutlu olmak, haz almak adınadır. Ne var ki mutlu olmayı güce endekslemek aynı zamanda insanın kendi sınırlarından hadsizce uzaklaşmasını ve yalnızlaşmasını ifade eder. Ortaya çıkan tablo güce varoluşsal bir anlam yükleyen insanın kendisini nasıl iptal ettiğini, insaniyetini nasıl ötelediğini açıkça gözler önüne serer. Dolayısıyla güç etrafında konumlanmak, insana hem çok şey kaybettirir hem kendiliğini öteletir. Peki, insan güç kazanımından vaz mı geçmeli mi, yoksa güce ulaşmak için her bedeli ödemeye hazır mı olmalı? Modern dünyanın söylemiyle güçten vazgeçmek, esasında "sahte cenneti" reddetmek anlamına gelir ki, bu sahte cennette güç algısı her dönem kendi dinamiğinde değişir.

Güç ve iktidar, dünyanın ve insanın şekillenmesinde belirleyici etkiye sahip olması bakımından bu ikili tarih boyunca hem kadının hem erkeğin gündeminde yer almıştır. Dolayısıyla gücü ve iktidarı elinde bulundurma isteği, kadın ve erkek için değişik süreçlerden geçmeyi zorunlu kılmıştır. Şimdi bu sürece kadın ve erkek açısından ayrı ayrı bakalım.

Modern hayat geleneksel erkekliği öldürür

Toplumsal yapıda güçlü olma arzusunun, ilk olarak erkek kimliğini yönettiğini görüyoruz. Çocukluk yıllarından itibaren mekândan, zamandan ve durumsallıktan bağımsız, mutlak anlamda "güçlü olmalısın" söylemi, kaçınılmaz bir yanılsama içinde erkeğe toplumsal roller eşliğinde ilmek ilmek işlenir. Örneğin, erkek çocuğa cinsel kimliği üzerinden; "aslan oğlum, cesur oğlum, adamsın, erkeksin, sen her şeyi yaparsın, güçlüsün" gibi söylemler telkin edilerek çocuk, egemen olma duyguları ile baş başa bırakılır. Güç kazanımı erkeğe birçok açıdan farklı avantaj sağlamışsa da, bu durum tahripkar bir biçimde gücü elde etmeye yöneltilen erkek için yıkıcı sonuçlara neden olmuştur. Nitekim hep sürdürülebilir başarı güdüsü ve kendini ötekine ispat etme çabası bunun bir yansımasıdır. Öyle ki, erkeklik kazanımı adına bu güce ulaşabilmek için birçok insani hasletlerinden de uzaklaşmak durumunda kalır. İnsan olmanın doğasında bulunan yumuşaklık, merhamet, her şeye güç getirememe, şefkat gibi duyguları görünür kılmada sorunlar yaşar; duygularına gem vuran, saklayan, bastıran ve hayatla gergin ilişkiler kuran bir görünüm alır. Oysa paradoksal bir biçimde duygularından arındırılmaya çalışılan erkeğin aynı nispette duygusal erozyon yaşadığı bilinmektedir. Diğer toplumlarda olduğu gibi bizim toplumumuzda erkek için duyguların dışa vurumu, güçsüzlükle eşdeğerdedir. Hâlbuki üzücü hadiseler karşısında veya çaresizlik anlarında, insani bir duyguyu ortaya koymak ile o hadisede boğulmak veya isyan etmek bambaşka anlamları içerir. Bir tarafta erkeğe her durumda güçlü olması, rekabet eden, kavgacı, sert, yenilmeyen, piyasa koşullarına uyumlu, her daim başarılı ve gücü elinde bulundurması dayatılırken, diğer tarafta erkeklerden ikili ilişkilerinde son derece romantik, nazik, anlayışlı ve duygusal olmalarını beklemek hiç tesadüfi değildir. Tüm bu gerçeklikle birlikte artık sınırlı duygusal tecrübelerine imkân tanıyan erkeğin yerini, duygularını daha kolay ortaya koyabilen bir görünüme bıraktığına da şahit oluyoruz. Görüldüğü gibi ikircikli bir durumla baş başa kalan erkek, toplumun dayattığı güçlü erkek profilini sorgulamadan oynamak zorunda kalır ve bu durum, erkekte kimlik bölünmesine yol açarak onun erkekliğini ters-düz eder.

Yarın devam edeceğiz…