Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm

14/06/2018 21:51 1123

Yunus Emre,

'' Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm ''

Ruh, insan varlığının maddi olmayan tarafı olarak, din ve felsefe de tanımlanmaya çalışılır. İnsan varlığının özü olarak da işaret edilir.

İnsan bedeni ölümlüdür. Ancak insanın ölümünden sonra da, kişinin varlığını sürdüren kısmı olarak ruh ele alınır.

Binlerce yıllık insanlık kültürü içinde genellikle hep aynı tanımlama geçerli olmuş. Yani insan varlığının cismani olmayan yanını, ruh ile özdeş olarak görmüş ve birçok kültür tüm canlıların, ruh sayesinde canlı olduklarını kabul etmişler.

Ruh kimi kabullere göre, her canlının özü olduğu, İnsanın tüm unsurlarından ziyade temel unsurunun ruh olduğu, ruhun kendine özgü bir varlık olduğu belirtiliyor.

Farklı söylemlerde var.

Kimi kültür, din ve felsefede, ruh ile beden arasında aracılık görevi yapan, başka bir maddi eleman bulunduğunu kabul ediyor. Buna “Ruh varlığı” veya  “Perisperi” deniyor.

Ruhların ölümsüz olduğu genel kabuller arasında bulunuyor.

Ruhun, insan bedeniyle irtibatla yaşamda olmadan öncede, mevcut olduğu inancı genel inançlardan.

Maddeciler ruhu reddediyorlar.

İslam filozofu ve hekimi İbni Sina, farklı bir ruh yorumu getiriyor. Çok etkili olan bu görüş günümüzde de, benzer şekilde yorumlanıyor.

İbni Sina’ya göre ruh, bedenden ayrı bir cevherdir ve bedeni bir alet olarak kullanır. İbni Sina’nın bu konuyu anlatmak için verdiği örnek, “İnsan-ı tair” (Uçan insan) adıyla isimlendiriliyor.

Bu örnekte, kişilerden kendilerini tüm duyumsal temaslardan arındırarak, havada asılı olduklarını tasavvur etmelerini istiyor. “Bu durumdayken, yani kendinizi tüm madde dünyasından soyutlamış bir tasavvur içindeyken, hiçbir maddi temas olmadığı halde, halen kendinizi idrak ettiğinizi göreceksiniz” diyor. Bu durumu hissederseniz, idrakin herhangi bir maddeye fiziksel bir bağla bağlı olmasının mantıklı olmadığını ve ruhun tek başına bir cevher olduğunu kabul edeceğimizi belirtiyor.

Bu deneyim “Düşünme yoluyla kanıtlama” yöntemi olarak değerlendiriliyor ve “Ben dünyanın kaba ve yoğun maddesi olmasa da varım” kavramı ortaya konuyor.

Ruh hakkındaki İbni Sina’nın bu görüşü, bilhassa ortaçağda batılılar tarafından çok benimsenmiş.

René Descartes tarafından şöyle ifade edilmiş:

“Kendimi dışımdaki varsayılan tüm eşyadan soyutlayabilirim, fakat kendi şuurumdan asla soyutlayamam.”

Birçok batılı düşünürün ruh kavramı konusunda, özetlenmiş görüşleri var.

Descartes “Eşyanın zıddı olan, düşünen şey”

Spinoza“Ruh, İlahî cevherin özellik ve tarzı”

Heidegger “Orada olmak”

Leibnitz  “Ruh, kendi içine kapalı teklik alevi”

Lessing  “Sonsuz soluk”

Bloch “Geleceğin kökenindeki gerçekleşme”

Kant  “Mutlak olanı idrak etmenin imkânsızlığı”

Fichte  “Bilgi ve fiil”

Hegel “Ruh, fikrin (idea) gelişiminin kendisi”

Schelling  “Ruh, Mistik kudretidir.”

Nietzsche  “Kudretin iradesi ruhtur.”

Freud  “Ego ile süper ego arasındaki farktır.”

Jaspers  “Ruh Varoluştur” şeklinde tanımlamışlar.

Dikkat ederseniz, ruh hakkında söylenenlerin büyük çoğunluğu, cismani bedenden farklı olduğu şeklindeki yorumlardır. Her şeyin ölümlü olduğu bir Kâinatta, ölümsüzlüğü temsil eden ruhun, sorgulanmasının neticesidir bu durum.

Hristiyan filozof Thomas Aquinas, ruhu vücudun(varlığın) ilk prensibi veya başka bir deyişle, kaynağı olarak kabul ediyor.

Epistemolojik teorisi,(Bilgi felsefesi, bilginin doğası) ruhun zekâ sahibi olduğunu ve tüm maddi unsurları biliyor olduğunu, ancak kendisinde hiçbir maddi unsur olmadığını ve bu yüzden cismani olamayacağı üzerine kurulmuş bir teoridir.  Vücuttan(maddi bedenden)  ayrı olması nedeniyle, varlığını fiziksel beden olmadan da sürdürdüğünü ileri sürüyorlar. Bu nedenle insan varlığının akla sahip bir ruhu vardır ve bu ruh maddeden oluşmadığı için hiçbir doğal süreçle yok edilemez deniliyor.

Özden önce gelen varoluş” ruhtur ifadesi, Jean-Paul Sartre gibi bazı çağdaş yazar ve filozofların görüşü olarak yansıyor.

Buraya kadar değişik görüşleri yansıtarak, ruh gibi önemli ve gizemli olan konuya açıklık getirmeye çalıştım. Şimdi Kur-an ayetlerinden birkaç örnekle devam edelim.

Kur-an İsra Suresi 17/85.Ayet

Sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir(hükmündendir). Size ilimden pek az bir şey verilmiştir."

Kur-an Hicr Suresi 15/28-29.Ayetler

Bir zamanlar Rabbin meleklere demişti ki; “Ben kupkuru çamurdan, değişken balçıktan bir insan(beşer)yaratacağım!”

“O’nu tesviye edip amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan üflediğim(nefhettim) zaman, hemen ona secdeye kapanın."

Kur-an Secde Suresi 32/7-8-9. Ayetler

O’dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı

Sonra onun neslini bir özden-usareden, basit bir sudan yaptı.

Sonra ona biçim verdi, ona kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitme, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar az düşünüyor şükrediyorsunuz?

Kur-an Sad Suresi 38/72. Ayet

"Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın."

Dikkat edilirse ayetlerde Allah CC. İnsanın yaratılmasındaki süreçlerden bahsederek, en son tekâmülde belirli bir kıvama getirdikten sonra, kendi öz Ruhundan üflediğini belirtiyor. İşte insan, Allah’ın kendi ruhundan üflemesiyle ölümsüz bir varlık oluyor.

Burada Allah (CC. ) insana kendi ruhundan İlahî nefha ( İlahî soluk ) üflediğini haber vererek, yarattığı insanın özünün (öz benliğinin) ölümsüz olduğuna dair bizlere üzerinde düşünebileceğimiz bir ipucu veriyor. Nasıl Allah tüm noksanlıklardan münezzeh(Arınmış) ise, kendi ruhundan üflediği insanın öz benliğinin de arı duru ve noksanlıklardan münezzeh olması gerekiyor.

Buradan hareketle, insan ruhunun cismani bedenle arasında bir aracı konumda olan bir Ruh varlığının üzerine düşünmek gerekiyor.

Her biri tek soyut bedenlerden oluşan, ruhun timsali olan Ruh varlığını anlamak ve idrak etmek kolay bir durum değil. Işıktan hızlı, zamanlar üstü, yani her zaman, ya da geniş zaman, Esirde yaşayan, bedene ve maddeye tutununca, ayrı ayrıymış gibi zannedilen, aslında hepsi aynı nefs olan ruh varlığını kavramaktan söz ediyoruz.

Burada bahsi geçen Esir’in ne olduğunu kısaca belirtmek gerekirse;

Esîr, eski stoacıların(Doğaya uygun yaşama felsefesi v.b.) ve günümüzde Teozofların (Hint mistisizminin insan ile evren ve Tanrı arasındaki ilişkileri açıklayan felsefesi )"Ether" dedikleri boyut.  Maddenin insanın beş duyusu ile algılayamadığı; katı, sıvı ve gaz hallerine oranla yoğunluğu daha az, vibrasyonlu hızı, daha yüksek, daha süptil ve daha akışkan haline verdikleri bir ad Esirdir.

Bir başka deyişle esir, maddenin algılanamayan dördüncü hali olarak kabul edilmişti. Teozofi'ye göre, Şamanizm'de ve birçok inanışta "yedi kat gök", "dokuz kat gök" "on iki kat gök" vs. olarak sözü edilen "gök katları", maddenin bu dördüncü halinin, birbirini izleyen derecelerinin belirtilmesinden ibaret olduğu düşünülmektedir.

Bu derecelenme için "gezegenleri zinciri" (planetarychain) terimini kullanan Teozofi'ye göre, Güneş Sistemi içinde on iki kademelenme olmakla birlikte, Dünya gezegenleri zinciri ancak yedi kademeden oluşur.

İnsanın da bu şekilde, fiziksel bedeni ile ruhsal varlığı arasındaki gitgide süptilleşen bedenleriyle, 7 bedenden oluştuğunu iddia ederler.

Kur-an İsra Suresi 17/85. Ayet

Sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir."

Ruhun “Emir Âleminden” olduğu söyleniyor.

Bildiğimiz-bilmediğimiz Kâinatlarda, birbiri içinde veya farklı biçimde faaliyet gösteren nice âlemler var.

Âlem deyince zerrelerden başlayarak, bir araya gelerek oluşturulan, toplulukları, kütleleri, sistemleri, türleri, âlemler manzumesi içinde saymak lazım.

Ayette de geçen Emir Âlemi nedir?

“Ruhtan sorarsanız”, ifadesiyle ruhun Emir Âleminden olduğunu Kur-an belirtiyor.

Âlem-i Emir, Sadece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem, yani yaradılışa ait kanunlar âlemi. Sonsuz kere sonsuz olasılıkların, Allah’ın değişmez yasaları olarak, varoluşun emirlerinin olduğu âlem.

Ayette, “Size ilimden pek az bir şey verilmiştir” ifadesinden, ruhun mahiyetini bilecek düzeyde bilgi sahibi olmadığımız gerçeğini anlıyoruz.