DOĞA KORUMA SİYASET ÜSTÜ BİR YAKLAŞIM GEREKTİRİR!

07/08/2019 06:47 204

 

Ağaçların ayakları yok kaçmaya…
Elleri yok dövüşmeye…
Dilleri yok sövmeye…
O halde…
Kaz dağlarımızı biz savunacağız biz…
Bu dağlarda durursa kalbim bir gün…
Düştüğüm yere gömün…
Yüreğim dağ çiçeklerindedir…

Mitolojik adıyla İda Dağı olarak bilinen Kaz Dağlarında gerçekleştirilen siyanürle altın arama faaliyetlerini protesto amaçlı yapılan “Su ve vicdan nöbeti” devam ediyor.

Binlerce çevrecinin destek için yola çıktığı, yüzbinlerce imza toplanarak engellenmeye çalışılan siyanürle altın arama çalışmaları kuşkusuz yalnızca Kaz dağlarında yapılmıyor.

Ancak dünyanın ikinci büyük oksijen cenneti konumunda olan bu bölgenin doğal dokusunu yok etmeye, bu bölgede yaşayan tüm canlıları tarifi mümkün olmayan risklerle, tehlikelerle karşı karşıya bırakmaya neden olacak bu üretim şekli, dünyanın her yerinde duyarlı insanların tepkisini çekiyor.

“Ağaçlar kesilmeden neredeydiniz?” ya da “Ağaçların kesildiği yer Kaz Dağları değil, Balaban tepesidir, 40 kilometre uzaktadır.” türünden mazeretler üretmeye çalışanlar olduğu gibi, “bu eylemler; dikkatimizi dağıtmak için yapılan bir algı operasyonudur” diyen sivil değişimciler de yok değil.

Tam da bu noktada doğaya bakışı açımızı, çevreye karşı duyarlılığımızı ve bu konulardaki mücadele yöntemlerimizi sorgulamamızda yarar var diye düşünüyorum.

Kim ne derse desin, doğaya zarar verecek her üretim, her davranışa karşı durmak en insani davranışlardan biridir. Toprağın altından çıkarılacak tonlarca altının kısa vadede sağlayacağı fayda, bunu gerçekleştirmek için kesilen ağaçların uzun vadede insanlığa sunduğu faydayla kıyaslanamaz.

Daha da önemlisi; daha kolay ve karlı diye siyanürle altın aranmasının canlılar üzerindeki zararı ve tehlikesi kesinlikle kabul edilemez.

Kaz Dağları eteklerinde altın arayan firmaya sağlandığı iddia edilen 860 milyonluk teşvik bir yana; kesilen ağaç sayısı üzerinden yapılmaya çalışılan spekülasyonlar, ( kesilen ağaç sayısı 195 bin değil, 13 bindir ve şimdiden onların yerine 14 bin fidan dikildi) türünden mazeret üretmeye yönelik manipülasyonlar, öyle sanıyorum sözüm ona “dikkatimizi dağıtmak için yapılan algı operasyonundan “ daha tehlikelidir.

Ve hatta kimi iktidar yandaşları; Kanadalı firmayı savunma telaşı içinde altın aramak için kurulacak siyanür havuzlarının kapalı tesislerde olacağını söyleme gafletine düşüyorlar.

Bu havuzda dikkatsizlik, bir doğal afet, deprem ya da siyanürlü suyun ağırlığıyla oluşacak en küçük bir sızıntının insanlara ve doğaya vereceği zararı düşünmek bile istemiyorum.

Benim ne ilgi ne de uzmanlık alanıma girer ama insan vicdanında oluşacak hasarları onaracak bir bilim dalı henüz keşfedilmedi.

Tüm bu yazılanlardan sonra, doğal olarak şu soru da akla gelebilir!

Dünyada yalnız bizim ülkemizde mi altın aranıyor? Ya da siyanür, teknolojinin kabul ettiği en pratik altın arama yöntemidir, Türkiye’nin kendi topraklarında var olan madenleri değerlendirmeme lüksü olabilir mi?

Soruları ve itirazları artırmak mümkündür.

Bu madene ilk ruhsat 2001 yılında veridi, o tarihte AK Parti iktidarda değildi, ruhsatı da CHP li belediyeler vermiştir. Firma taahhüdünü yerine getirerek sözleşme gereği kestiği ağaç sayısı kadar yeni ağaç dikmiştir. Yine aynı bölgede bir dolu madenin CHP li iş adamlarınca işletildiği de doğru olabilir.

Yazının başlığında da belirttiğimiz gibi “doğayı korumanın siyasetle ilgisi yoktur.”

Ruhsatı kimin verdiği, madeni kimin işlettiğinin hiç önemi yok.

Önemli olan, kendi topraklarımızda bulunan yeraltı ve yerüstü zenginliklerin kimin yararına kullanıldığı ve bunları elde ederken uygulayacağımız yöntem ve önceliklerimiz.

Kaz Dağlarında bu yöntemle yapılacak altın araması sırasında kesilen ağaçlar için; yakılan ormanlardan yola çıkarak gerekçe üretmeye çalışmak doğaya yapılacak en büyük kötülüktür.

Ülkemizdeki madenlerden yararlanmak elbette ekonomimiz için zorunludur ve en doğal hakkımızdır. Ancak bu madenlerin kimler tarafından, nasıl ve hangi koşullarda çıkarıldığı ve yarattığı katma değer önemlidir.

Daha da önemlisi bir değer elde etmek için, hangi değerleri yitirdiğimizdir.

Aynı keza üretilen bu değerler kimler tarafından, hangi ortamda, hangi koşullarda paylaşılıyor?

Tüm siyasi önyargılardan bağımsız olarak şu gerçeğin altını çizmekte yarar var.

Tabiat Ana kendisine yapılan kötülüğü affetmez!