Çok kötü değil, sadece canlıları öldürüyor.

19/08/2019 05:29 1035

 

Prof.Dr. Erkan Topuz hocam yollamış;

“Duyuralım lütfen” diyor.

“Duyuralım da; ne yiyip içtiğimizi bilelim”

Söze “Hayatımızla oynuyorlar. Önlem almazsak durum vahim” diye başlıyor.

Ve devam ediyor;

***

Baktım markette zencefilli gazoz da var.

İthal etmiş büyüklerimiz, sağ olsunlar.

İçinde zencefil var mı..? Yok.

Aroması da rengi de yapay, ama kendisi doğala özdeş.

Bizim bir çiçekçi var, serada karanfil ve gül yetiştiriyor.

Satmadan önce, üstlerine koku sıkıyor…Al sana “Doğala özdeş gül”

Kayserinin en ünlü mantıcısına götürdüler.

“Kaşıkla” diye bir yer.

  1. yer demek doğru değil, entegre tesis mübarek.

Bir kapıdan 80 kilo giren, diğer kapıdan 100 kilo çıkıyor.

“En iyi Kayseri mantısı burada”

Aldım iki kutu, eve getirdim.

Koydum dondurucuya.

Bir ay sonra yemeye kalktık, baktık mantı acılaşmış.

Niye ki, et mi bozuldu?

Etin bozulması mümkün değil, çünkü et yerine ‘soya kıyması’ kullanıyorlar.

İçinde et olan mantı neredeyse kalmadı.

Acılık, içindeki azot gazından geliyor.

Raf ömrü uzasın diye, paketlenme aşamasında azotu basmışlar mantıya.

Doğal’a özdeş…

Bir bilgi daha.

O mantını raf ömrü uzasın diye, içine konan azot gazı zamanla ’gıda zehirlenmesine’ yol açıyor.

Bunların hepsi, doğayla özdeş gazlar.

Onlara “Gıda Gazı” diyorlar.

Azot gazı da oksijen de istenmeyen durumlarda inert atmosfer oluşturarak gıdaların kısa sürede bozulmasını önlüyor.

Mesela taze etlere de, oksijen gazı veriyorlar ki, hep taze, kıpkırmızı görünsün raflarda diye.

Yasal bunlar; girin internete “gıda gazı” diye yazın, görün neler yediğinizi.

Markete üzüm gelmiş.

Kırmızı, iri, dipdiri şeyler.

Erik gibiler maşallah.

Nereden geliyor bunlar?

Şili’den.

Evet!

Kaç gündür buradalar?

Birkaç gün oldu.

Düşünün, Şili’nin bir köyünde topluyorlar bunları.

Uzun yolculuklar sonunda bizim kasabaya kadar geliyor..

Bir süre bizim manavda bekliyor.

Alıp eve getiriyorsun, evde de 3-5 gün daha, bana mısın demiyor.

Hala kütür kütür.

İyi ama nasıl?

Şahane şeyler var, adına ilaç diyorlar.

Üzümlere verilen bu ilaçlardan birinin etiketindeki faydaları sayalım mesela:

Dane büyüklüğünü arttırır, dane ağırlığını arttırır, dane şeklini daha düzgün olarak değiştirir.

Tam olgunlaşmadan daneye, parlak sarı yeşil rengini verir.

Dayanıklı ve dirençli kabuk sayesinde hasat ve hasat sonrası olabilecek yaralanmalar en aza iner, hastalıklara direnç katar.

Kullanım dozu yükseldiğinde, sofralık üzümlerde hasadı geciktirir.

Raf ömrü uzar.

Nedir bu?

Sitokinin,büyüme hormonu.

Bakın şu şansa ki, sitokinin insanda da aynı işe yarıyor.

Sonra anneler şikayet ediyorlar “ee benim çocuk erken kıllanıyor” diye.

Adana’da çiftçilerle çalışıyoruz.

Yaz güneşi altında, soğutması olmayan tankerlerle süt topluyorlar mandıralara.

Şoföre soruyorum “Bozulmuyor mu bu sıcakta süt?”

“Abi tankere iki bardak hidrojen peroksit döküyorum, akşama kadar bir şey olmuyor”

Hidrojen peroksit dediği şey, kadınların saçlarının rengini açmak için kullandıkları bir kimyasal.

Çok kötü değil, sadece canlıları öldürüyor.

Süte koyunca bütün bakteriler ölüyor, geriye bozulacak bir şey de kalmıyor.

Doğala özdeş süt.

Bu anlattıklarımın hepsi yasal.

Temel problem şu ki: insan-doğa ilişkisi değişti.

İnsan yeni bir doğa kurgusu yaptı, kendini doğanın dışına aldı, doğayı alınır- satılır mal yaptı, sentetikleştirdi ve tüketime sundu.

Hal böyle olunca, insan kendinin doğal bir varlık olduğunu unuttu.

İnternetten, pantolon, ayakkabı, peynir, arkadaş ve sevgili edinmeyi marifet bildi.

Optik kabloların sunduğu hayatı da hayat bildi.

İnsan artık bu.

Doğala özdeş.