Bir “19 Mayıs” yazısı

20/05/2019 23:26 1545

 

Pazar günleri gazetemiz çıkmadığı için, 19 Mayıs’la ilgili yazımı bu gün yayınladık.

Önce Atatürk’ün kitaplara sığmayacak hayatından kısa özetler;

Biliyorsunuz, Geçtiğimiz kısa bir zaman önce ona “ayyaş” dediler.

Aslında “içkiyi ağzıyla içmeyi bilmeyenler”den değildi ama, yakıştırdılar işte.

1902’de Harp Okulu’ndan teğmen, 1905’te Harp Akademisi’nden Kurmay yüzbaşı olarak, kafa bir milyon sarhoş bi şekilde mezun olmuştu.

Ayyaş bu durur mu?

Bir bardak daha doldurdu.

Kafa uçtu tabii.

1911-1912, gizlice gittiği Trablusgarp’ta savaştı.

Başarılarından ötürü yüzbaşılığa terfi ettirildi.

1913’te Sofya’da askeri ateşe görevindeyken de yarbaylık’a yükseltildi.

Bir kadeh daha aldı, kafa yine dumanlandı, Çanakkale’ye koştu.

Kafa yerinde değil ya, askere “ size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” dedi.

Üstelik kendisi de önde gidiyor, kafa şinanay çünkü.

Ve göğsünden vuruldu ve de albay oldu.

Çanakkale’den “Anafartalar Kahramanı” olarak ayrılırken General’di.

Ama ayyaş bu, durur mu?

Bir bardak daha doldurdu, 1916-17 Kafkas Cephesi’ne gitti.

Bir buçuk yıl Bingöl Dağları’nda Ruslara ve Ermenilere karşı savaştı.

Muş ve Bitlis’i işgalden kurtardı.

Tam ayılacaktı ki, bir bardak daha içti.

Haydaa… Suriye-Filistin Cephesi çıktı bu defa da.

Bir yıl orada savaştı ve “Yıldırım Orduları Grup Komutanı” olduğu sırada 1918 Mondros Mütarekesi imzalandı.

Dağ başlarında, çöllerde, çadırlarda, at sırtında…

Üzerinden ve ayağından hiç çıkmayan asker elbisesi ve çizmeleri.

Banyo yok, bir tas sıcak çorba yok, temiz elbise çamaşır-ayakkabı yok, ev yok, sevgilinin sıcak yatağı yok, çoluk-çocuk yok.

Arap ihanetinin ve imparatorluğun çöküşün bütün acıları, onur kırıklıkları, bütün kahırları kara bir duman gibi tepesinde.

Kara bulutları dağıtmak için bir bardak daha doldurdu.

Ardından 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkış.

Yayınlanan tamimler, kongreler…

Sonraki tablo mu?

“Mondoros Mütarekesi” hükümlerini uygulamayıp, milli bilinci uyandırarak başlattığı Kurtuluş Savaşı.

Ve boynunda İstanbul’un “İdam Fermanı” ile Türk Ordusu’nun Başkumandanı.

İçmeyip de ne yapsın?

Yine bir kadeh aldı ve “Sakarya Muharebesi”…

Kafa iyi olduğu için; ayakta at sırtında düşman mevzilerini gözetlemeye kalktı, at ürktü yere düşüp 4 kaburgasını kırdı.

Doktorlar “hastaneye” dedi, o meyhaneye gitti.

Bir kadeh daha içti, kafayı bulunca kaburgalar sarılı tekrar savaş meydanına koştu.

Ve meclisten “gazilik” ünvanı.

Sonra biraz sükut, biraz diplomasi…

Ama dayanamadı, yine kafayı çekti ve “Büyük Taarruz”u başlattı.

Yunan bayrağı ayağının altına serilmişti, kafa iyi olduğu için çiğnemeyi beceremedi;

“Bayrak bir milletin onurudur, derhal kaldırın” dedi.

Sonra meclis kararıyla mareşallik.

Sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanlığı.

Salman Özdoğan diyorki;

“Bizim ağzına rakı komayıp da ayran içenler mi ne yaptı? Yazmayayım, yürek dayanmaz.

Onun kafayı bulduğu zamanlar yaptıklarını, yarattığı mucizeleri, hayal bile edemeyenler, hakaret olsun diye “ayyaş” dediler.

Onlara hiç kızmıyorum.

Çünkü bize onu Türk Milletine “daha iyi tanıtma” fırsatı verdiler, bu vesile ile.