BEN BU 10 KASIM’I FİKRİYE İLE ANMAK İSTEDİM..

12/11/2018 20:50 984

 

Merhaba Sevgili Okurlarım,

Aslında bugün, ‘yerel yönetimlerde kent kimliği’ temalı, ‘kimliğini yitirmiş kentlerde çocukluğum kaldı’ başlıklı yazı ile sizlerle olacaktım. 10 Kasım münasebetiyle bahsettiğim yazımı erteledim. Atatürk’ü hangi özelliği ile ansam diye düşünürken duyduğum siren sesi ile ruhumdan gelen ses birleşince koro halinde Fikriye’yi fısıldadı kulağıma, Atatürk’ün Fikriye’sini, Daha doğrusu Atatürk olmadan Mustafa Kemal’in Fikriye’sini..ve ben bu 10 Kasım Haftası Atatürk’ü, Fikriye ile anmak istedim.  Bahtsız aşık, ölümüne sevdalı Fikriye ile..

Mustafa Kemal’in liderliğini, askeri ve siyasi dehasını, vatanseverliğini ve Dünya Tarihine destanlar yazdıran kahramanlıklarını ve kurtuluş savaşında yarattığı mucizelerini, özellikle bizim nesil, konuşmayı öğrendiği ilk çocukluk yıllarından itibaren duymaya başlamıştır, önce anne babasından sonra etraftan ve ilk öğretmeninden başlayarak bütün öğretmenlerinden. Ne mutlu bize ki Mustafa Kemal ruhu ile Atatürk gururu ile büyüdük.

Ama kimse onun da bir insan olduğundan, onun da duygulara, sevgiye, aşka ve sevdaya dair bir hayata özlem ve ihtiyacı olduğundan bahsetmedi. Çelikten miydi ki onun yüreği.. Yoksa yok muydu aşkla uçuşan bir ruh onda.. Böylesi vatan aşkıyla dolu bir kalp, hiç mi bir sevda barındırmadı köşeciğinde.. işte ben merak ettim hep Mustafa Kemal’e dair sevdaları, aşkları.. Belki benim ona sevdamdandı bu merak.. Bu konuda az sayıda eser  olsa da, kitapevi raflarında elime geçen kitapları karıştırdım hep merakla.. ve en çok etkilendiğim iki kitapta Fikriye ve Latife’yi buldum, birbirine zıt iki kadında..ama ortak sevda da…  Birisi Hıfzı Topuz’un ‘Gazi ve Fikriye’ adlı kitabında beni derinden yaralayan, etkileyen, göz yaşlarına boğan Fikriye… Hatta zaman zaman Ata’ya öfkelendiren… kadın ruhumla. (Bu arada Sayın Hıfzı Topuz’a saygılarımı iletiyorum buradan… 3-4 yıl kadar önce Bağdat Caddesi Remzi Kitapevi’nde, rafların arasında gezinirkentanışmıştım kendisiyle, o asil Cumhuriyet Beyefendisi ile..). Sadık Öke ve Fatih Bayhan’dan ise ‘Teyzem Latife’ ’yi okumuş, Atatürk ile geçen kısa yılların saklı kalmış hikayesini dinlemiştim. Her iki kadında çok sevmişti Mustafa Kemal’i birisi ölümüne sevmiş, ölüme gitmiş.. diğeri de ölümüne dek başka aşk almamıştı hayatına, sevdasını anılarında yaşatarak..

 Bu aşk hikayesinde zaman zaman Fikriye’den yana olan kalbim.. Beyni ile baktığında, ‘ülkesi için nasıl bir kendinden vazgeçiştir’ diye de düşünmeden edemiyor, Ata’yı..

Uzaktan akraba Fikri’ye, çocukluğundan, çocuk kalbinden beri aşıktı, hayrandı Mustafa Kemal’e.. hiç de saklamadı sevdasını, sevgisini yüreğinde, her fırsatta coşkuyla ifade etti, gururla söyledi bu tutkusunu Paşa’sına utanmadan, sıkılmadan.. utanacak ne vardı ki Tanrı’nın ona bahşettiği bu yüce duygudan.. Ama gerçek anlamda ilk yakınlaşmaları, Mustafa Kemal’in veliaht Vahdettin ile Alman İmparatoru’nun konuğu olarak gittiği Berlin Seyahati dönüşü, Fikriye 21 yaşında iken başladı. Ama Zübeyde Hanım hoşlanmazdı Fikriye’nin bu koşulsuz sevgisinden, dizginlenemez tutkusundan… Her erkek annesi gibi belki o da kimselere layık göremiyordu Mustafa’sını..

Fikriye içine sığdıramadığı sevdasını, Paşa’sına açıklıyordu.. Hıfzı Topuz’un kaleminde ‘ Paşa’m benim için siz çok önemlisiniz. Paşalığınız, görevleriniz, ordu kumandanlığınız beni hiç ilgilendirmez. Ben sizi siz olduğunuz için seviyorum. Size hayranım.. Delicesine aşığım, yarın bütün görevlerinizi bitirsenizde, ordudan atılsanızda, sürgüne gitsenizde ben sizden yanayım, yüreğim sizinle çarpıyor ve çarpacak. Sizden hiç bir şey beklemiyorum, sağlıklı olun, mutlu olun bana yeter. Ama beni sevmediğinizi bilirsem çok mutsuz olurum. Evlenmek umurumda değil, yeter ki kadınınız olayım. Nikahın ne değeri var. Ben sizin varlığınızla başarılarınızla övüneceğim. Beni bırakın gölgenize gizleneyim, düşler kurayım, sizi yalnız gecelerimin karanlıklarında yaşatayım, kalbimin başköşesinde yeriniz olduğunu bilin, bundan büyük mutluluk mu olur? Ne pul, ne para, ne tel, ne duvak, ne törenlerde sizin yanınızda yer almak, ne çoluk çocuk… sıcak nefesinizle yetineceğim. Acılarınızı ve mutluluklarınızı paylaşacağım. Hiçbir güç sizi, benim yüreğimden ve kafamdan çıkartıp atamaz. Ne olur bu düşlerimi kırmayın. Bırakın bu inancımı ölümüme dek her hücremde yaşatayım.’’ Mustafa Kemal, böbrek sancıları çekiyordu yine o aralar, ama mutlulukla dinledi kendine dair koşulsuz sevdayı.. Öylede oldu Fikriye dediğini yaptı, kısacık ömrü boyunca hep gölgede kaldı, ne para, ne pul, ne duvak bekledi, ne törenlerde yer almak Paşa’sının yanında, ne çoluk ne çocuk, sıcak nefesiyle yetindi hep..karasevdasının acılarını paylaştı hep derinden, mutluluklarına sevindi uzaktan… Hiçbir güç ne yüreğinden ne kafasından atabildi Paşa’sını.. Ölümüne dek de her hücresinde yaşattı sevdasını..

İyi mi yaptı Fikriye bilmiyorum. Ama Mustafa Kemal, Latife Hanım’ı tanıdıktan sonra başka duygulara evrildi. Önce etkilendi onun eğitiminden, konuştuğu lisanlardan, gücünden, özgüveninden. Hayran oldu duruşuna, hükmetmesine.. siyaset bilgisine, hukuk bilgisine, batı medeniyeti izlerine.. ‘işte’ dedi, hayalimdeki Türk Kadını böyle olmalı… eğitimli, donanımlı, bilgili, güçlü ve önde… örnek olmalı tüm kız çocuklarına, Türk Kadınlarına..

Latife Hanım ve Ailesi’nin kurtuluş mücadelesine katkıları ve destekleri de pekiştirdi minnetini, hayranlığını Ata’nın..

Mustafa Kemal, Samsun, Erzurum, Sivas Kongre’leri ile başlayan Anadolu’daki kurtuluş mücadelesi öncesi Fikriye ile uzun uzun vedalaştı ve ilk fırsatta yanına alacağına söz verdi. Ve mücadele yıllarında 1.5 yıl Mustafa Kemal’den gelecek daveti bekledi umutla.. Bu arada 20  yaşındakikızkardeşi Jülide’yi veremden kaybetti.

1920 Kasımının ilk haftasında Fikriye İstanbul’dan Ankara’ya çok zorlu ve tehlikeli bir yolculuğu göze alarak hareket geçmişti ve kimse caydıramamıştı onu çok tehlikeli yolculuktan. Galata Rıhtımından Ereğli’ye vapurla, Ereğli’den İnebolu’ya gemi ile, oradan da Kastamonu ve Çankırı üzerinden Ankara’ya geçecekti..

Ve nihayet ölümü göze alarak kavuşmuştu Paşa’ya Ankara Tren İstasyonundaki Direksiyon Binasında.. Kemal Paşa 1919 sonunda Ankara’ya ilk geldiğinde bir süre Ziraat Mektebinde kaldıktan sonra, Direksiyon Binası’na taşınmış burasını hem evi, hem de  çalışma bürosu olarak kullanmıştı.

Fikriye varır varmaz yuvaya çevirdi Direksiyon Binasını, kadın eli değdi evin her köşesine.. Mustafa Kemal’de çok mutluydu, cepheden cepheye yurt mücadelesi ile geçen ömründe soluk olmuştu Fikriye.. O gece ve ertesi gece Fikriye, Erzurum ve Sivas kongrelerini, Paşa’nın Erzurum Mebusu oluşunu, milletvekillerini Ankara’da toplamasını ve mecliste ki mücadelesini dinledi Ata’nın..Kuvayi Milliye Güçlerinin başarısını, özgürlük mücadelesini dinledi uzun uzun..

Fikriye’nin Direksiyon Binası’na yerleşmesinden 3 hafta sonra Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ilk Şeriye Vekili Mustafa Fehmi Efendi, Fuat Bey ve Muzaffer Kılıç’ın şahitliğinde Fikriye ve Mustafa Kemal Paşa’nın nikahlarını kıydı, ama bu nikah Ata’nın isteği üzerine gizli tutuldu, Memleketin içinde bulunduğu hal dolayısıyla düğün yapılamayacağı ve İstanbul’da bulunan annesi Zübeyde Hanım’ın rızasını alabilecek görüşme şartları olmadığı gerekçesi ile… O günün şartları düşünüldüğünde belki de haklı gerekçelerdi… ama ben bugünün şartlarında Fikriye adına olan bu haksızlığı kabul etmek istemiyorum gönlümde.. ve hayranlıkla tutkulu olduğum Mustafa Kemal’i anlamakta zorlanıyorum bu hususta, Atatürk’ü anlasam da..

Mustafa Kemal, Meclis’den geniş kapsamlı yetkiler alarak cephelerdeydi yine kurtuluş mücadelesinde, ve İstiklal Savaşı’nın dönüm noktası olan Sakarya Meydan Muharebesinden zaferle döndü. Muharebe boyunca, günlerce cepheden gelecek haberleri takip eden Fikriye, Paşa’nın zaferle dönüşünün ardından yerleştikleri Çankaya Köşkü’nde hayatının en güzel 10 ayını geçirecekti, sonunu göremeden.. O günlerde Zübeyde Hanım da köşke yerleşmiş ama bir türlü kabullenemiyordu Fikriye’yi ve tutkusunu.. Belki de her erkek annesi gibi kimselere layık göremiyordu oğlunu. Zübeyde Hanım her daim oğlunun üzerinde büyük etkiye sahipti hayata dair.. Her ikisinin de sağlık durumu iyi değildi. Ama Fikriye gizliyordu hastalığını ve Doktor görüşmelerini reddediyordu, kesik kesik öksürmesine, çabuk yorulmasına ve sararmasına rağmen. Hadi o da kızkardeşi Jülide gibi verem olmuşsa?hadi Paşa’dan ayrılması gerekirse?ve sanatoryuma gönderilirse? , bunu göze alamazdı. Ya yanına yanaşmaya çekinirse? Mustafa Kemal’in sevgisini, yakınlığını kaybetmek onu ölümden daha çok korkutuyordu.. Paşa zaman zaman farkedip doktor önerse bile şiddetle reddediyordu.. bu düşüncelerle..

Mustafa Kemal;

20 Ağustos Afyon Şuhut kasabasında, Kocatepe yakınlarında..

Tınaztepe, Belentepe, Çiğiltepe..

30 ağustos Dumlupınar Zaferi..

Sonra Uşak.. Afyon..

Ve Ordu İzmir’e ilerliyor..

Çankaya köşkünde Paşa’nın dostu İbrahim Süreyya Bey’in düğünü var o günlerde, Zübeyde Hanım ve Fikriye düğüne katılıyorlar. Düğün cepheden gelen zafer haberleriyle şölene dönüşüyor. Fikriye belki de hiç yaşayamayacağı düğünü için.. ve kazanılan zaferler için karmakarışık duygularla ağlıyordu boğazındaki düğümlerle..

Devamında hepimizin bildiği.. Türk Ordusu’nun İzmir’e girişi ve düşmanı denize döken vatan sevdalısı bir millet…

Bir de.. Mustafa Kemal’in Latife ile tanışması… Fikriye’nin acılarının katmerlenmesi… insan tarafını görmeyi severim ya büyük liderlerin.. Söz konusu Atatürk olunca bende daha büyük bir tutkulu merak uyandırıyor, insani hayatlar... Bir taraf da kadın ruhum feminist damarım, bir taraf da ‘keşke o günlerde yaşamış olsaydım Mustafa Kemal’imi tanımak için dediğim Atatürk’üm.. ne yaman çelişki..

Mustafa Kemal’in biraz evrilen duyguları, birazda yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne aydın, eğitimli, donanımlı, güçlü bir bir kadın imajı ile rol model bir firstlady düşüncesi Fikriye’nin hastalığı ve senatoryum’a gönderilişi ile birleşince kader onu Latife’ye itti.

Ama hiç bir zaman Fikriye’de bulduğu koşulsuz sevgiyi bulamadı bu güçlü kadında.. kendisiyle yarışan, zaman zaman ülke meselelerinde söz sahibi olmak isteyen, ilgisizliğe tahammülü olmayan, ve duygularını ve tepkilerini Paşa’ya ulu orta dillendirmekten çekinmeyen Latife Hanım hiçbir zaman Mustafa Kemal’i milleti ile paylaşamadı..

Fikriye, Almanya’da  Sanatoryumda kalırken gazeteden aldı evlilik haberlerini.. inanamadı gözlerine.. nasıl bir vazgeçişti bu Fikriye’den.. derin acılarla kıvrandı yüreği..gözyaşları dinmedi günlerce ve ayrıldı Sanatoryumdan yüzleşmek için kara sevdası ile. Önce İstanbul’a geldi..

 

Gazi’nin evliliğinden 18 gün sonra İstanbul’da Refet Paşa’yı buldu, gerçekleri öğrenmek için..ve  sitem etti bir kadının yaşayabileceği derin acılardan bir yumak düğümle yüreğinde: ‘Ama Paşam önemli olan onun evlenmiş olması, ya ben şimdi ne olacağım? Siz de biliyorsunuz, ben bütün yaşamım boyunca onu deli gibi sevdim. En zor günlerinde yanından ayrılmadım. Bütün sorunlarını paylaştım. Köşk’ün hanımefendisiydim. Eşi durumundaydım. Bütün dostlarını birlikte ağırladık. Herkes bana Paşa’nın eşi gibi davranıyordu. Ben gerçekten onun eşi sayılırdım. Aramızda bir nikah akdinin olup olmaması o kadar önemli miydi? Böyle bir nikah yapmışda olabilirdi. Bir kadınla bir erkek, bir imam ya da müftünün huzurunda, iki şahidin önünde evlenebilir, sonrada koca istediği anda kadına, ‘Boş düştün seni boşadım’ der. Nikah senedinde belirtilen bir para, yani mihri müeccel varsa onuda öder, evlilik sona erer.’’

Refet Paşa cevap olarak. ‘ Erkeğin ikinci bir evlilik yapması birinci evliliğin sona ermesi demek değildir. Bizde şeriat kuralları uygulanır hala, henüz batı medeniyetinin tek eşli devrimleri yapılmadı’ der. Fikriye ‘Paşam, doğru. Ama sorun içerikte. Eğer erkek ikinci bir kadın almışsa, ilk  eşini ya da birlikte yaşadığı kadını feda etmiş demektir. Ben şimdi kendimi feda edilmiş bir kadın durumunda görüyorum’ der Hıfzı Topuz’un kitabında..

Ve Mevlevi bir aşkla devam eder ‘ Benim içim artık bir harabeye döndü. Bu acıyı ben yalnız yaşayacağım ve mezarıma götüreceğim. Hiçbir karşılık beklemeden, inanarak sevdim, sevdiğime de pişman değilim. Ben bu aşkı kafamın, kalbimin  ve bütün vücudumun her hücresinde taşıyacağım. Artık o duygular benim duygularım. Hiç kimse bunları elimden alamaz, ne Latife Hanım, ne bir başkası..’

 

Fikriye aylarca İstanbul’da kaldı farklı dostların evlerinde ve sığamadı koca kente. Ve karar verdi Ankara’ya yüzleşmeye gidecekti. Ankara’ya vardığında doğru Çankaya’da Fuat Bulca’nın evine gitti. Ama evde yoklardı İstanbul’a gitmişlerdi. Mecburen Köşkün yolunu tuttu. Kapıdaki yaverler sevgiyle karşıladı eski hanımlarını. Gazi ve Latife Hanım’da çok mutlu olmasalar da bu gelişten iyi karşıladılar Fikriye’yi. Gazi bir yer buluncaya kadar kalabileceğini söyledi. Fikriye kendisine tahsis edilen odada 3 gün ateşler içinde hasta yattı, ama Ali Çavuş dışında ilgilenen olmadı. Latife Hanım’ın ‘bu kadın hala gitmedi mi’ diye bağırması üzerine zorlukla köşk den ayrıldı ve otele yerleşti. Halsizlik ve hastalıkla çıkamadı otel odasından günlerce. Burada kalmasına gerek kalmamıştı artık, İstanbul’a dönmeye karar verdi. Zaten Ali Çavuş, Paşa’nın ona İstanbul da bir ev almayı düşündüğünü söylemişti. Aileden kalan ufak geliri ile yaşamına devam ederdi. Kararını söylemek üzere Köşke gitti, Paşa’ya veda edecekti. Kapıda tanımadığı yaverlere Paşa’yı görmek istediğini söyledi ama Latife Hanım ‘Bu ne yüzsüzlük, yine mi o kadın, kendisini dün kovduk, yine buraya gelmiş. Ne bekliyorsunuz gönderin o kadını. Onun burada işi yok’ feryadı ile Fikriye içeri alınmadı ve geri dönüp aracına bindi. Araç hareket eder etmez de bir el silah sesi duyuldu. Fikriye kalbine ateş etmişti. Kurşun akciğeri sıyırıp geçmişti, yaşıyordu. Mustafa Kemal büyük bir üzüntü ile hastaneye kaldırttı ve yaşaması için elinden geleni yaptırttı hekimlere.

Bu hazin son Fikriye’yi kazıdı yüreğine Mustafa Kemal’in.. benim olduğu  gibi.. Hayatının en büyük üzüntü kaynağı olmuştu Fikriye ruhunda, ölünceye dek…

Ve bir gün şöyle diyecekti, Hıfzı Topuz’un belgelerinde..

‘Beni iki kadın çok sevdi: Biri yalnız ben olduğum için, öteki mevkim için’ (Mustafa Kemal).