AŞK GİBİ AYDINLIK, ÖLÜM GİBİ KARANLIK

23/05/2019 11:14 1281

 

Mehmed Uzun’un Kürtçe yazıp sonra Türkçe’ye çevrilen romanın adı “Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık”

İki gün elimden bırakamadan okuduğum, çok etkileyici, tam da hayatın içinden, günümüze mesajlar ileten, Gılgamış destanı tadında bir roman.

Kitabı Türkçeye çeviren Muhsin Kızılkaya’nın da katkısı büyük, romanın böylesine akıcı, böylesine etkileyici olmasında.

Çevirenin notunda da belirttiği gibi ”çaresiz aydının hüzünlü macerası” yerine yazar; Yakın tarihte, belki çok yakınımızda, belki de bizden fersah fersah uzakta bir “yok ülkede” geçen olaylardan yola çıkarak bizi yaşadığımız anda sarsıyor.

İnsanoğlunun en eski macerasına götürüyor bizi. Bu macerada sadece iki doğa olayı çarpışmaz, aynı zamanda insan ruhlarına sinen aydınlıkla karanlığın savaşını da izleriz.

Aydınlık ama aşk gibi, karanlık ama ölüm gibi korkunç ve ürkütücü!

Hayatımız; bu iki kavramın ve bizim bu iki kavramla olan mücadelemizin hüzünlü hikayeleriyle dolu değil mi?

Yolun sonunda ışığı, yazarın söylemiyle aşk gibi aydınlığı yakalayabilmek için ne zorluklara katlanır, ölüm gibi karanlıklardan geçeriz.

Yazarın romanda yaptığı geri dönüşlü anlatımlar gibi ben de okudukça hep gerilere gittim.

Bir yandan hemen burnumuzun dibinde yaşananları, yerlerde sürülen anaları, elleri arkada yola yatırılmış çocuk yaştaki gençleri görüp kahrolurken, öte yanda mevcut düzenin sunduğu geçici güzellikler uğruna çirkinleşen, ikiyüzlü, çıkarcı siyasileri görüp kendimden, insanlığımdan utanıyorum.

Çağdaş bir demokrasiyle taçlandırılamayan bir cumhuriyet hayaliyle, tüm değerleri yerle bir olmuş, laiklik diye diye diyanetin kuyruğuna takılmış sözde aydınların, kişisel hırs ve kariyer beklentilerine yenik düşen umutlarımızı, barış mücadelesinde yan çizen entellektüellere teslim ettiğimiz aydınlık hayallerimizi düşünüyorum.

Aşk diyorum, aydınlık değil; barış diyorum, karanlığa mahkum.

Sonra çıkıp kendimi avutmak için” her şey çok güzel olacak” diyorum.

Geçiyorum bilgisayarın başına, sözüm ona köşe yazısı yazacağım.

Daha kaç fersah yol alacağız?

Kaçıncı fersahtan sonra şafağın ışıkları belirecek.

Kaçıncı fersahın sonunda güneş ışınları sel olup, akacak.

Aşka en çok çaresizlerin mi ihtiyacı vardır? Diye soruyor yazar.

Oysa ülkemizde o kadar çok çaresiz insan var ama yine aşk yok.

Yazgılarının esiri olmuş bir toplumun, eşit olmayan yurttaşları olarak, aydınlıkla karanlık arasında gidip geliyoruz.

Aç kalmamak, açıkta kalmamak, düşmana yenik düşmemek, zalime el açmamak uğruna hep fedakarlık yapan ama hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmeyen bu güzel ülkenin, güzel insanları hep karanlığa mahkum mu olacaklar?

Aydınlık niye bu denli uzak?

Daha geçtiğimiz günlerde anneler gününü kutladık.

“Cennet anaların ayağı altındadır” dediğimiz analar polislerin ayakları altında sürüklendiler.

Onlar onurları için her baskıya, kötülüğe dayandılar.

Günlerce, aylarca aç kalsalar da yine yaşarlar.

Çocukları için, eşleri, anaları, kendileri gibi ezilen, baskılanan kardeşleri için ve en önemlisi onurları için, onurluca yaşarlar.

Ya onursuzlar!

Onurlarını ayaklar altına almış zalimler; bu onursuzlukla ne kadar yaşayabilirler?

Bu kitap bana aydınlık ve karanlığın mücadelesi kadar onurlu insanlarla, onursuzca kendini sisteme teslim eden sözde aydınları anımsattı.

Şu bir gerçek ki; acımasız bir sömürünün, halkına zulmeden bir iktidarın yönetiminde yazarlarımız, yazdıklarından, gerçek aydınlarımız düşüncelerinden ve eşit yurttaşlıktan gayrı bir beklentisi olmayan yoksul, emekçi insanlar dilinden, dininden, inancından dolayı daha çok ezilecekler, baskı ve zulüm görecekler.

Ancak Mehmed Uzun gibi yazarlar, sanatçılar, aydınlar yine de hayallerimizin, umutlarımızın, karanlığın bir yerinden ışıldamaya devam edecekler.

Biliyoruz ki, “karanlığın en koyu olduğu zaman, aydınlığa en yakın olduğumuz andır.”

Yine biliyoruz ki; ölüm gibi karanlıklardan geçsek de, aşk gibi aydınlıklara çıkmak her zaman mümkündür.

(Y.Kemal’in “Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştır” dediği Mehmed Uzun’a saygıyla)