ADALET NEDİR? NEYE YARAR? 2

25/06/2019 21:43 709

 

Eğer iki kadın da çocuğu seviyor olsaydı- ki ikisi de çocuğu almak istediğine göre bu çok olasıdır- ve ikisi de talebinden vazgeçmiş olsaydı, mesele karara bağlanamayacaktı. Ve eğer çocuk, her ikisi de talebinden vazgeçmesine rağmen kadınlardan birine verilecek olsaydı, hüküm kesinlikle adil olmayacaktı, çünkü bu durumda taraflardan biri mutsuz olacaktı. Mutluluğumuz sıklıkla, toplumsal düzenin gideremeyeceği ihtiyaçların tatminine bağlıdır.

Bir başka örnek olarak, orduya başkomutan atanmak için iki aday yarışıyor olsun.

Göreve sadece biri atanabilecektir. Bu durumda, göreve en uygun olanı atamanın adil olacağı aşikârdır. Ancak, eğer ikisi de göreve eşit derecede uygunsa bu durumda ne olacaktır? Böyle

bir durumda, hiçbir (adil) çözüm mümkün olmayacaktır.(Ancak) bu adaylardan birinin, yakışıklı, uzun ve etkileyici bir kişiliğe sahip olması nedeniyle daha iyi olduğunun düşünüldüğünü ve buna karşılık diğerinin, mesleki bakımdan diğeriyle tam olarak eşit olmasına rağmen, ufak tefek, gösterişsiz ve silik olması nedeniyle göreve uygun olmadığının düşünüldüğünü varsayalım. Eğer bunlardan ilki göreve atanırsa, ikincisi kararın adil olduğunu hissetmeyecek ve soracaktır: ‘’Neden ben de diğeri gibi uzun ve yakışıklı değilim, neden bana bahşedilen yaradılış daha az ilgi çekici? Gerçekten de, eğer doğayı adalet

açısından yargılayacak olursak kabul etmemiz gerekir ki doğa adil

değildir. O, birini sağlıklı, diğerini hasta, birini akıllı diğerini aptal yaratmıştır.

Hiçbir toplumsal düzen, doğanın adaletsizliğini bütünüyle telafi edemez.

Eğer adalet, mutluluk olarak ve de bireysel mutluluk olarak anlaşılırsa, adil bir toplumsal düzen mümkün değildir. Öte yandan, adil bir toplumsal düzen, ‘o düzenin, bireysel mutluluğu değil de mümkün olan en fazla sayıda bireyin mutluluğunu sağlamaya çalışır varsayımı üzerinden bile mümkün değildir. 

Bu meşhur adalet tanımı, ünlü İngiliz filozof ve hukukçu Jeremy Bentham tarafından formüle edilmiştir.

Ancak, eğer adaletle öznel bir değer kastediliyorsa ve sonuç olarak farklı bireyler, kendi mutluluklarının ne olduğuna ilişkin farklı düşüncelere sahipse, Bentham’ın tanımı yine de uygulanamaz. Bir toplumsal düzenin sağlayabileceği mutluluk, öznel-bireysel anlamda

mutluluk olamaz; o, nesnel-kolektif anlamda bir mutluluk olmalıdır. Yani mutlulukla biz, toplumsal (siyasal) otorite, yani yasa koyucu tarafından tanınan; beslenme, giyinme, barınma vb. gibi tatmin edilmeye değer bazı ihtiyaçların giderilmesini anlamalıyız. Şüphesiz ki toplumsa olarak tanınan ihtiyaçların giderilmesi, mutluluk kavramının ima ettiği ilk anlamdan çok farklıdır. O düşünce, doğası gereği çok öznel bir niteliğe sahiptir.

Adalet arzusu çok temeldir ve insan düşüncesinde çok derin kök salmıştır; çünkü o, insanın kendi öznel mutluluğu için yok edilemez arzusunun bir belirtisidir. Adaletin sağladığı mutluluğun toplumsal bir kategori olabilmesi için, mutluluk fikrinin anlamı esaslı olarak değiştirilmek  zorundadır.

Bireysel mutluluğun toplumsal olarak tanınan ihtiyaçların giderilmesi fikrine adaletin tanımı olarak dönüşmesi, özgürlük düşüncesinin toplumsal bir ilke olmak için geçirmesi gereken dönüşüme benzer. Ve bazen özgürlük düşüncesi, adalet fikriyle tanımlanır. Öyle ki bir

toplumsal düzen, eğer bireysel özgürlüğü garanti ediyorsa adil olarak kabul edilir. Her türlü toplumsal otoriteden veya yönetimden bağımsız olmak anlamındaki gerçek özgürlük, hiçbir toplumsal örgütlenme türüyle bağdaşmaz olduğundan, özgürlük düşüncesi, yönetimin

olmaması anlamına gelmemelidir. O, özel bir tür yönetim biçimini varsaymalıdır, yani, gerekirse azınlıkta kalan yönetilen bireylere rağmen/ karşı, çoğunluk tarafından idare edilen yönetimi. Böylece anarşi özgürlüğü, demokrasideki kendi kaderini tayin etmeye fikrine dönüşür. Aynı şekilde ve aynı nedenle adalet fikri, bütün öznelerin bireysel

mutluluklarını garanti etme ilkesinden, çoğunluk tarafından korunmaya değer görülen toplumsal olarak tanınmış bazı çıkarların korunduğu toplumsal bir düzene dönüşür.

Ancak hangi insan çıkarları giderilmeye değerdir ve onların tam

bir sıralaması var mıdır? Bu, birbiriyle çatışan çıkarlar ortaya çıktığında zuhur eden sorudur ve olası çatışan çıkarlarla ilgili olarak toplumsal bir düzende adalet gereklidir. Çıkar çatışması olmayan yerde, adalete de gerek yoktur. Bir çıkar çatışması, bir çıkarın tatminin bir başka çıkar pahasına yapılması durumunda ortaya çıkar. Ya da eğer iki değer arasında

bir çıkar çatışması varsa ve ikisini de aynı anda gerçekleştirme

olasılığı yoksa; biri, sadece diğeri göz ardı edilerek gerçekleştirilebilecekse;

birinin gerçeklemesini diğerininkine tercih etmek gerekliyse, hangisinin önemli olduğuna karar verme ya da bir başka ifadeyle hangi değerin üstün olduğuna karar verme ve en nihayetinde en üstün değerin hangisi olduğuna karar verme durumları aynı şeye, yani çıkar

çatışması fikrine tekabül eder. Değer sorunu her şeyden önce değerler

çatışması sorunudur ve bu sorun rasyonel kavrayışla çözülemez. Buna güzel bir örnek:

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan, Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister.

Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder. Ancak Şam’da yaşayan bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.

Yarın Devam edeceğiz…